Bir yol hikayesi

Belki kısa bir yolculuktu ama aslında süresinden büyük anlamlar ifade ediyordu.

Sabah saat 7.15 uykuyla uyanıklık arasında bir noktadayım. Rüyalarla hayallerin karışımından oluşan bir denizde yüzüyorum. Birden ritmik rahatsız edici bir ses gelyor kulağıma çalan saatimin sesi. Manisa şenliklerine gitme vakti geldi.
Yola çıkıyorum. Metro kalabalık, 525 (ler aynı anda 3 tane vardı ve hepsi doluydu) kalabalık. İçim sıkılıyor. Fakültelerin yerlerini soranlara tarif ediyorum, teşekkür ediyorlar. Odanın önüne geldiğimde saatler 8.10u gösteriyor ve biri dualarımı duymuşçasına O merdivenlerde oturuyor. Gün güzel geçeceğinin haberini veriyor sabahtan.
Manisaya varıyoruz, iki sorti uçuşumu yapıyorum, kumanyamızı yiyoruz fakat şenlik beklediğimden hareketsiz. Final çalışmalarını ekmeye değmeyecek gibi duruyor. Akşam dönmeye, kalmamaya karar veriyorum ki. Eğitmenimin arkadaşı geliyor biraz takıldıktan sonra İzmire döneceklerini ve istersem beni de bırakabileceklerini söylüyor. Biraz nazlanarak kabul ediyorum ki üç kişi daha gönüllü oluyor. Biri de O.
Hal böyle olunca eğitmenimi arabayla göndermeye, arabanın da O ve arkadaşıyla beraber beni otogara bırakmasını kararlaştırıyoruz. Nissan Skystarın kasasına atlıyorum, yanımda çantam, botlarım, kaskım ve takımım ayrıca bir takım daha var ve onu da korumak için biri gelecek kasaya kalanı içeride gidecek. Bir de ne göreyim O geliyor oturuyor yanıma.
Hareket ediyoruz. Artık mezarlıktan çıkarken şehir içinde polise yakalanmamak için iyice siniyoruz çantaların arkasına. Omzuna yatıyorum saklanma bahanesiyle. İçim huzur dolu dışarıda motorun homurtusu değil de güzel bir müzik var sanki. Uyumak üzereyim. Kısa bir yolculuk ve muhabbetin ardından terminale varıyoruz.
Kaptan (adını burada elbette vermyeceğim) yanımıza geliyor “Siz burada rahatsınız, görünmüyorsunuz da İzmire böyle gidelim.” diyor. Kabul ediyoruz. Tekrar omzuna yatıyorum o kadar mutluyum ki sözcüklerin anlamsız kaldığı nokta çoktan geride kaldı. O uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyor, ben bir uyuyup bir uyanıyorum ve bunun hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Her şey gerçek gibi duruyor.
İzmire varıyoruz. Kaptana çok teşekkür edip eşyalarımızı odaya yerleştiriyoruz ve metroya yürüyüşe başlıyoruz. Yolda bir çay içmeye ikan edebiliyorum O’nu ve arkadaşını. Küçük parkta bir çayın ardından dağılıyoruz. Aklımda yolculuğun izleri eve doğru yola çıkıyorum. Evin yolu daha bir büyüyor gözümde bu güzel Manisa dönüşünden sonra.
Biterken : Yüksek Sadakat – Haydi Gel İçelim

Heyecan ya da Hezeyan

Her şey cumaya kaldı yine. İçimde yeşeren umut tomurcuklarının bu yalancı baharda filizlenmelerini istemesem de çaresiz kaldım.

Cuma günü ise dönüm noktası niteliğinde bir gün olacak bu tomurcuklar için. Belki yalancı bahar yerini gerçek bahara bırakacak, belki de kara kış geri dönecek ve bütün ümitler birer birer donacak. Her şey onun ellerinde. Gaia’sı O şu an benim umutlarımın.
Tıpkı Gaia’nın doğanın kurallarına hükmettiği gibi hükmedecek içimdeki umuda.
Bense yılların verdiği hasretle sarılacağım ama o bu hasreti farketmeyecek. Yılların getirdiği hasreti dostça bir sarılışa gizleyeceğim, sinsi bir yılan gibi çöreklenecek hasret orada ve zehirini içime akıtacak. Biliyorum ki bu zehir akşam eve döndüğümde gözlerimden yaş olup akacak. Yine de belli etmeyeceğim ona.
Olur da anlarsa içimdeki tomucukların kıymetini ve baharın gelmesini sağlarsa o zaman bir heyecan kaplayacak içimi, çiçeğe duracak tomurcuklar. Baharda beyazlar içinde bir genç kız kadar güzel görünen badem ağacına benzeyecek yüreğim.
Olur da anlarsa onların değerini elini tutacağım yeniden hiç bırakmamak üzere. O tatlı heyecanı yeniden hissettiğimde, yaşama daha sıkı sarılacağım, yaşadığımın farkına varacağım, en kötülerin arasından iyileri görebilen bir Polyanna tadında yaşayacağım hayatı.
Yok eğer kara kışı gönderirse yeşeren tomurcuklara, belki de bir daha açmamak üzere dökülecekler toprağa. Bundan daha karamsar olmayacağım belki de ne de olsa alıştım bu duruma. Aylardır bitmeyen bir kara kışın esiriyim. Üzüleceğim tabi ki ve ağlayacağım muhakkak ama sadece bununla yetineceğim.
Her şeyden önce ben yine karda olacağım Onu gördüğüm için. O bunu bilmese de onu durmaksızın sevdiğim için karda olacağım ben. O beni anlamasa ben hep onun yanında duracak, yaşamının her anında arkasında destekleyen bir ses olacağım.
Bakalım cuma günü benim için neler hazırlıyor? Hep beraber göreceğiz.

İyi Rakının Sırrı

İyi rakı ağız tadına göre değişen bir kavramdır. Kimi şeker gibi rakıyı tercih eder, kimi boğazını yakanı, kimi sek içer, kimi sulu, buzlu içen de vardır; buzsuz içen de. Bu nedenle bir rakı sofrasında rakı içenlerin sayısı kadar saki olmalıdır. Herkes kendi rakısını kendi almalıdır.

Ayarı tutturmak da çok önemlidir rakıda. Yanlış ölçüler mide bulantısı yapar, keyif kaçırır.Hayat gibidir aslında bir kadeh rakı hüznü ve neşeyi doğru oranda koymak lazımdır. Yoksa hayatın keyfi kaçar mide bulantısı yapar.

Rakı neşeyse eğer ve hüzün su ise fazla su azaltır rakının tadını, damak tadını da bozar insanın. Buz mu? Elbet buz da vardır hayatta. Aşk denir buza kısaca. Rakının keyfini artırır başlarda ama eridikçe, buz döndükçe suya, keyif hüzne dönüşür, lezzet bulantıya.

Kimi sek içer hayatı Polyanna gibi, kimi bir bardak suya damlalıkla damlatır rakıyı. Önemli olan her üçünü de kararında koymaktır, bulandırmadan ortalığı. Fazla sulu rakı keyif kaçırır, sek rakı başlarda tatlıdır ama sonradan kana kana su içme ihtiyacı olur insanda. Kararını bilmek lazım. Aşk ? O da tercihe bağlıdır ama ya erimesine izin verilmemelidir, ya da erimeden çıkartılmalıdır kadehten ki bozmasın tadımızı.

Ben örneğin rakımı yarı yarıya rakı ve su koyarak içerim. Her ikisi de soğuk olmalı ve hatta mümkünse bardak dahi soğuk olmalı. Hayat? Şu sıralar sulu gitse de onu da yarı yarıya ve mümkünse buzlu tercih ederim. Bakalım belki bundan sonraki kadeh damak tadıma uygun denk gelir.

Hayatınızın tadının hiç kaçmaması dileğiyle,
Şerefe…

Reklam Kampanyası

Bugün gerçekten çok iç acıcı ve çok yaratıcı bir reklam gördüm. Reklam bir indirim hakkında. Hala etkisinde kurtulamadığım için buraya aynen aktarıyorum umarım sizi de etkilemez.

“Kuranı anlamanın şimdi tam zamanı
Yarın çok geç olabilir.
Belki kampanya biter,
Belki ömür…”
Nasıl çok iç açıcı, çok ikna edici değil mi?

<!–

Teşekkürler inananlar sayenizde ölüm korkusunu her an hatırlıyoruz.

—>

Blogu Olan Yazıyor

Hani bir tabir vardı : “Ağzı olan konuşuyor.” diye. Son günlerdeki furya ile artık sanal alemde aynı şeyler geçerli.

Buna ben de dahilim. Blogu olan yazıyor. Ayrıca artık bloglara ulaşmak, blog açmak sadece bir iki tık ötemizde olduğundan oldukça da kolay ulaşıyor. İnsanların düşüncelerini bir şekilde anlatma ihtiyacı hep olmuştur. Ama yine de herkes de blog yazmamalı belki de. Bunu söylediğim için çok düşman çekeceğimi biliyorum ama gerçekten yazmaktan uzak o kadar çok kişi var ki sanal ortamda blog yazarı olan.
Normalde bir şeyler yazmayan bir insanın blog yazmasını desteklemiyorum. Blog yazıları bir şeyler ifade etmek zorunda olmayan kişisel duygu ve düşünceleri yansıtabilir ama yine de belli bir düzen ve belli bir üslup taşıması gereklidir. Tüm kurallarına uymasa bile elinden geldiğince dilinin kurallarını kullanmakla yükümlüdür bence bir blog yazarı.
O sebeple MSN ağzıyla, “yapıos, edios, mucks” şeklinde ifadelerle blog yazanlar gözümde çok da değerli değildir. Sadece yazmış olmak için yazan insalar da aynı şekilde. Benim de sadece yazmış olmak için yazdığım birden çok yazı var. Burayı boşlamamak için bunu yaptım. Ancak elliden fazla yazım var ve bu tarz yazıların sayısı 3-5 gibi küçük rakamlardır.
O sebeple lütfen arkadaşlar – hoş burayı okuyan bir avuç insan var ama- siz siz olun, normalde bir şeyler yazmıyorsanız, yazı yazma yeteneğiniz olduğuna inanmıyorsanız, gerçekten anlatacak birşeyleriniz yoksa boşuna blog açmayın.

Evde Hıdrellez

Yıllar geçtikçe insanın alışkanlıkları değişiyor. Ateş üzerinden atlanan hıdrellezler yerini evde kös kös oturulanlara bırakıyor. Civarda ateş yakacak, ateş başında muhabbet edecek, ateşin üzerinden atlayacak çok kimse kalmadı.
Gelenekler köreliyor bir yanda, bir yanda sosyallik azalırken asosyallik yükselişte. Böyle değerlere sahip çıkmak, bunları bir alt nesile iletmek aslında bizim görevimiz ama biz bu görevi layıkıyla yerine getiremezken bizden sonrakiler ne yapacak? Hangi gelenekleri görüp öğrenme fırsatları olacak?
Zaman zaman geleceği düşünüp üzülüyorum, kaygılanıyorum. Ama onu korumaya yönelik çok az şey yapıyorum. Bunun için de suçluluk duygusu var omuzlarıma çöken.

*

Biraz da hıdrellez üzerine bilgi verelim. Vikipediden geliyor: 

Hıdırellez Bayramı (Hıdrellez), Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu sayılarak kutlanmaktadır.

İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye‘de kutlanıldığı görülmektedir.

Hıdırellez günü, Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığını gösteriyor .

Neden

“Neden yapacağımı bilmiyorum. Sadece sıkılıyorum. Artık bazı şeyler boğuyor beni. Her şeyi sana anlatıyorum. Belki de biraz ders almasını istiyorum. Gerçek bir neden yok aslında sadece bunu yapmak istiyorum. Daha zamanına da karar vermedim. Üzerimden bir yük kalkacak gibi. O gün bu defteri denize atacağım ve fikirlerim de ‘Ege’ Denizinde kaybolacak. Tek bildiğim yapacak olmam. Daha sonra olgunlaştıktan sonra geri döneceğim. Dönüşüm güzel olacak. 18 ay bekleyeceğim dönmeden önce böylece olgunlaşmış olacak.”

Keşke insan aklına geleni anında yazıya dökebilseydi. Dün gece iki sularında rüyamdaki kişi günlüğüne yazıyordu bu metni. Bir ayrılığın hazırlığıydı yazdıkları. Nedeni belirsiz bir ayrılığın habercisiydi bu satırlar. Gece yazmak istedim yapamadım.
Oturup ayları saydım rüyanın etkisiyle 20 ay olmuştu ve geri dönmemişti. “Rüyaymış.” diye hayıflanarak geri döndüm uykuya. Sabaha kadar deliksiz uyumuşum. Uyandığımda hala aklımda metinden parçalar vardı. Bölük pörçük de olsa yazmak istedim bu metni, belki ilk gördüğümde çok daha anlamlıydı ben unuttum. Belki gerçekten anlamsızdı gözümde büyüttüm.

Ve soframda adını söylüyordun yeni rakı adında eski bir dosta

SANA ŞİİR YAZMAK
Kalbimdeki esinti rüzgarları vuruyordu yüzüme
En yalın haliyle karşında bir adam duruyordu
Hesabını sormadan gitmeyeceği bir aşk için ağlıyordu
Çareyi derdi tasayı kendinden bir türlü atamayan
Yada onların peşini bırakmadığını düşünen bir aşktı
Ve son olmasında temenni kalıyordu yarınlara
Geçici bir halk türküsüydü
Sadece bir kez çalınıp söylenebilecek
Ardında umutsuz kırlangıç sesleri bırakarak
Bir sevda limanından ayrılığın portreleri çıkıyordu
Yaralarımda dermanı olmayacak kırıntılardı gözlerin
Ve gözlerindeki hasret uğultuları çınlıyordu kulaklarımda
Sana dair bir aşk şiiriydi,sen nefretle bakarken gözlerime
Yalancılığın sınır noktasında nöbette gibi bir halin vardı
Doğruluk payı bırakılmamış bir aşk içindi benim sana sevgim
Bir seni seviyorumu bile doğru dürüst söyleyemeyen, 
Bir adama şiir yazmak kolay geliyordu senin hakkında
Ve senin hakkında konuşmak 
Her saat başı seni sevdiğimi hatırlatmak birilerine
Yazık olmayan bir rakı kadehiydi oysa sana içmek
İçtikçe içesi gelinen akşamların ışığındaydı
Ve soframda adını söylüyordum yeni rakı adında eski bir dosta
Çocukuluğun en masum hallerine geri dönüyordum sen gelince
Sen gelince şenlik havasında kutluyordum gelişini, gün batımında
Hiç bir zaman gidilememiş bir piknik havasındaydık oysa
Mangalımızın yakılamadığı bir aşk çarpıntısında
Vejeteryan bir aşka mı gebeydin bilmiyordum ki
Galiba ben yanında olacaklar listesinde değildim
Ya da senin yoklama defterinde adım yoktu 
Kaydımı yaptıramadığım bir okul gibiydin
Uzaktan camlarında bakarak geçiriyordum
Senin cama çıkma ihtimallerini değerlendirerek
Ne denebilecekse oydu işte senin hakkında
Sevmenin tarifini kim adam akıllı yapabilmişti ki
En kısa ve en güzel olanıydı seni seviyorum demek
Gecenin siyah bir bulut eşliğnde üstümüze çöküşüydü ayrılık
Ve ayrılık zor bir vakitti gidilmek istenmeyen bir şehire doğru
Uzağında uzağında olmak kadar zordu işte
Kendi yanımıza aldığımız iki kalp vardı
Biri sevmeye dair yemin etmiş
Öte ki ise sevmemeye en başından yemin etmiş
Her yanda yalancı bahar ayları vardı 
Önce güneş açıyordu,
Sonra birden yağmur bastırıyordu bize doğru
Oysa herkes tedbirli bir şemsiye eşliğindeydi
Islanan sadece bizler oluyorduk yalancı ve yabancı bir şehirde
Yabancı olan bizmiydik yoksa gittiğimiz yerler mi yabancıydı bizlere
Tartışılmaya açık bir şehir akşamıydı
Kadehlere sorulması planlanmıştı oysa bizim aşkımız
Evliliğin nasıl gidiyordu merak ediyordum sadece
Aşkımızda basına yansımamış bir çok hadise vardı oysa
En yansıtılmamış olanıda
Benim seni çok sevdiğimdi
Unutulmayacak bir sevda gürültüsünün
En gürültülü bir aşk biçimini oluşturuyorduk oysa
Ve oysa 
En yalın haliyle adam gibi bir adam olarak duruyordum karşında
Ve karşında duruşlarım 
Seni sevdiğimi açık etmeme çabalarıma engeldi galiba
İki lafı bir araya getirip seni seviyorum diyemeyen bir adam olarak
Sana oturmuş şiir yazmaya uğraşmam neden di acaba……………….

ALİ TUNCER
NİSAN 2007 SOFYA


Rakı ve Buz

Gün ağır ağır batarken o hafif pembe gökyüzüne bakarak bir rakı içmek istedim bugün. Bu defa buzlu bir rakı, Ege güneşine karşı. Gün batımına, selamlarcasına, kaldıracaktım kadehimi ve ağır ağır yudumlayacaktım bu güzelliği. Bir yandan da aklımdan bu yazının devamında okuyacağınız cümleler geçiyordu. Kurguluyordum. Her yudumda bir cümleyi kağıda dökecektim ve sonra buraya geçirecektim. Ancak şanssızlık eseri dolapta rakı yoktu. O yüzden doğrudan buraya giriyorum kurguladıklarmı, içimdeki duygularımı.

Kendimi rakıda eriyen bir buz gibi hissediyorum. Ağır ağır ama her an eriyip yok oluyorum. Aslında yok olmuyorum; her an rakılaşıyorum biraz daha ve biraz daha kendime benzetiyorum rakıyı. Sen ise rakı gibisin etrafımı saran, ne yana baksam sen varsın, bardak hayatımsa eğer seninle dolmuş tamamen; bana küçük bir yer kalmış.
Her an eriyorum. Hem sana karışıyorum, hem seni kendime karıştırıyorum. Sen de rakı kadar tatlısın ve onun kadar sarhoş edici. Ruh halini değiştiriyorsun insanın, en mutlu anımda beni ağlatıp, en zor anımda gülümsetebiliyorsun bir kadeh rakı gibi. Durduğun yerde durmuyor; olaylardan, insanlardan, çabuk sıkılıyorsun rakının damarlarda durmadığı gibi sen de durmuyorsun.
İlk bakışta etkileniyor insan güzelliğinden, yakından bakınca serinliğin ürpertiyor. Oysa ki bir yudumunun -ya da seninle geçen bir anın mı demeli- tadı dünyaya bedel. Her yudumda biraz daha başımı döndürüyorsun.
Ve sonra, biraz fazla kaçırınca dozunu ve bir anda uyanınca sarhoşluğundan kalp ağrısı yapıyorsun. Gün boyu geçmeyen ve tek ilacının yine sen olduğu bir kalp ağrısı. Akşamdan kalmış gibi uyanıyorum her sabah, tek ilacım: Sen.
Kimi anlatır aşkı
Gül ile bülbül ile
Oysa bırakıp uzağı
Ulaşmalı gerçeğe
Rakının bir kadehinde
Hayat bir kadeh ise
Kadehteki rakı sen
İçindeki buz ise ben
Her an durmadan eriyen
Rakı sofrası ile ilgili bir kaç ufak not :
– Rakı sofrasında kadehler bir kez vurulur sonrasında sadece kaldırılır.
– Rakı sofrasında küçükler kadehlerini büyüklerin kadehinin alçak kesimlerine vurur.
– Neden şerefe denir ?
    ” Arkadaşlar bu meret şişede durduğu gibi durmaz, her ne kadar yakın ahbap olsak da, bir süre sonra çenemizin bağı çözülür ve olmadık şeyler söyleyip sonradan pişman olacağımız şeyleri anlatabiliriz. Bu masada konuşulan ve anlatılanlar sadece ve sadece bu masada kalacak, söz mü? 

Söz!.. 
Şerefine mi? 
Şerefine!!.. ” ***

 Görüldüğü gibi şerefe ya da şerefine diyerek kadeh kaldırmak aslında söz vermektir.

Başlıksız.

Son zamanlarda yazı yazma isteğim var ama yazacak konu bulamıyorum. Biraz isyan biraz sevgi içerikli şeyler 

geçiyor aklımdan hiçbirini yazmaya değer bulmuyorum.

Ne yapacağımı da bilemiyorum. PL ödevine başlayıp bırakyıyor sonra tekrar başlıyorum. Erasmusu bir araştırıyor iki 
unutuyorum. Odaya gitmeye can atıyor evden çıkacak hali kendimde bulamıyorum. Neler olduğunu anlamyıorum.
Design a site like this with WordPress.com
Get started