Bir Hackerın Manifestosu

Bugün bir kişi daha yakalandı, tüm gazeteler yazıyor. “Bilgisayar suçu skandalını yaratan genç yakalandı.”,”Bankanın sistemine giren hacker tutuklandı”…

Lanet olası çocuklar.Hepsi birbirine benziyor.
Fakat siz hiç, üç parça psikolojinizle ve 1950’lerin teknolojik beyniyle, bir hacker’ın gözlerinin içine baktınız mı? Onu neyin zayıflattığını hiç merak ettiniz mi, hangi güçlerin onu keskinleştirdiğini, onu neyin kalıplaştırmış olabileceğini?
Ben bir hacker’ım, dünyama girin… Benimki okulla başlayan bir dünya… Diğer çocukların çoğundan daha zekiyim, öğrettikleri saçmalık beni sıkıyor…
Lanet olası tembeller. Hepsi birbirine benziyor.
Bir ortaokul veya lisedeyim. Öğretmenlerin bir kesrin nasıl sadeleştirileceğini anlatmasını on beşinci defa dinledim. Anlıyorum.
“Hayır, Bayan Smith, ödevimi göstermedim. Aklımdan yaptım.” Lanet olası çocuk. Muhtemelen başkasından kopya çekti. Hepsi birbirine benziyor.
Bugün bir şey keşfettim. Bir bilgisayar buldum. Bir saniye, bu muhteşem! Ben ne yapmasını istersem onu yapıyor. Eğer yanlış bir şey yaparsa, benim hatamdan dolayıdır. Beni sevmediğinden değil…
Veya benden korktuğunu hissettiğinden değil…
Veya benim kendini beğenmiş bir inek olduğumu düşündüğünden değil…
Veya öğretmek istemediğim ve burada olmaması gerektiğinden değil…
Lanet olası çocuk. Bütün yaptığı oyun oynamak. Hepsi birbirnine benziyor.
Ve sonunda olan oldu… Bir kapı açıldı bir dünyaya… Bir bağımlının damarlarından geçen eroin gibi telefon tellerinden geçen, elektronik bir kalp atışı gönderildi, günden güne bir barınak arandı beceriksizce… Bir pano bulundu.
“İşte bu… Ait olduğum yer burası…”
Buradaki herkesi tanıyorum…
Onlarla hiç buluşmamış olsam da, onlarla hiç konuşmamış olsam da, onları bir daha hiç duyamayacak olsam da… Hepinizi tanıyorum… 
Allah’ın belası çocuk yine telefon hattını kilitlemiş. Hepsi birbirine benziyor…
Hepinizin birbirine benzediğine kıçınıza iddiaya girersiniz…
Biz okulda bifteği arzularken bebek mamasıyla beslendik… Boğazımızdan geçirdiğiniz et parçaları çiğnenmiş ve tatsız oldu hep. Biz sadistler tarafından hükmedildik, ya da ilgisizler tarafından görmezden gelindik. 
Öğretecek bir şeyleri olan çok az kişi bizi istekli öğrencileri olarak buldu karşısında, ama bu kişiler bir çöldeki su damlaları gibiydi. Artık bu bizim dünyamız…
Elektron ve anahtarın dünyası, baud’un güzelliği. 
Biz var olan -belki biz olmasak ucuz ve kalitesiz olacak- bir servisi para ödemeden kullanıyoruz ve siz bize suçlu diyorsunuz. 
Biz araştırıyoruz… Ve siz bize suçlu diyorsunuz. 
Biz bilginin peşinden koşuyoruz… Ve siz bize suçlu diyorsunuz. 
Biz deri rengi, milliyet ve dini önyargılar olmadan yaşıyoruz… Ve siz bize suçlu diyorsunuz.
Siz atom bombaları yaptınız, savaşları başlattınız, öldürdünüz, hile yaptınız, bize yalan söylediniz ve bizi bunların kendi iyiliğimiz için olduğuna inandırmaya çalıştınız. ve hala suçlu biziz.
Evet, ben bir suçluyum. Benim suçum merak etmek. Benim suçum insanları söyledikleriyle ve düşündükleriyle yargılamak, görünüşleriyle değil. Benim suçum sizden daha zekice davranmak, beni asla affetmeyeceğiniz bir suç…
Ben bir hacker’ım, ve bu benim bildirim. Beni durdurabilirsiniz, fakat hepimizi asla durduramayacaksınız… Sonuçta hepimiz birbirimize benziyoruz.
Kaynak : PCNet Nisan-2009 sayısı sy.57
Orijinal metin için : http://git.pcnet.com.tr/120

Xenon

Şu xenon far teknolojisinden şikayetçiyim. Oldum olası sevmemiştim zaten parlak göz alıcı farları. Bu gece iyice soğudum.

Az önce metroya gitmem gerekti ve 4-5 tane xenon farlı araç ile karşılıklı geldiğimden ne gözlerde fer kaldı ne de bakacak güç. Camlarda biraz kirli olunca karşıdan vuran parlak ışık bütün ön cama yayıldı ve resmen ışıktan duvar oldu karşıyı görmemi engelleyecek kadar.
En kötüsü ise sinyallerin xenon far yanında sönük kalması. O sinyaller hiç görünmüyor ve adam dönecek mi düz mü gidecek ne halt edecek anlamanın hiç yolu yok. O sebeple xenon farı olan araçlarda sinyalin de gücü artırılmalı ya da en iyisi xenon fara bi kısıtlama getirilmeli.

Ruhani

Pazar gününden beri üç akşamdır okuma adı verilen ayinlere katılıyorum. Dini bütün bir insan değilim hatta inançsızım ama insanların inançlarına saygı duyduğum için katılmakta bir sakınca görmüyorum kendi adıma. Vefat eden yakınımızın geride kalan ailesine destek olabilmek gidişlerdeki asıl amaç.

Yine de o dua esnasında insanın kelimelerle ifade edemeyeceği bir hissiyat gelip çörekleniyor içine. Sanki göğsüne bir taş konuyor ama aynı anda da kalbi pırpır ediyor. Dünyadışı bir şeylerin olduğunu düşünüyor insan. Evreni kontrol eden bir güç olduğunu. Belki de bir ilahın var olabileceğini düşünüyor.
Aynı durum bir de sabah ezanlarında oluyor. Uzun ve muhtemelen yorucu bir gecenin sabahında gün ağarırken. Yeni doğan günü karşılarcasını yankılanan imamın sesi insana bir şeyleri hatırlatıyor sanki. İmana davet ediyor her seferinde reddetsem de. Baharsa eğer ya da yaz ise mevsim kuşların cıvıltısı karışıyor ezanın sesine o an doğanın hayranı oluyor insan.
An geliyor makamıyla okunan bir dua, bir sure insanı derin düşüncelere sevk ediyor. Acaba bir yaratıcı var mı diye sormaya teşvik edercesine içine işliyor insanın.
Belki de dinlerin bu kadar çok insan tarafından tutulması ve dinsizliğin çok küçük bir güruh içinde kalmasının nedeni bu etkileyicilik. İnsanın yanıtı belirsiz sorulara düşünmeye iten o içine işleyen tonlar. Ardından da sorulara cevap olarak gelen ilah inancı.
Her insan çıkmaza girdiği anda kendinden üstün bir şeye inanma ihtiyacı hissediyor ne de olsa. O zaman akıllı insanlar neden bundan yararlanmasın, neden kendilerini yaratıcının ulağı ilan edip melodik şiirlerle insanların beynini yıkamasın ki? Bu ulaklıktan yararlanarak kendine toplumda yer edinmesin ki?
Yine de hem yetiştiğimiz çevrenin hem de o etkileyici melodinin sonucunda her sabah ezanında içim titriyor ve ruhani bir şeylerin var olabileceğini düşünmeye ikna ediyor beni.

İkarusun İzinde…

İkinci kolonu da karabine taktıktan sonra göz ucuyla kanadının flaplarını kontrol etti. Dört aylık bir aradan sonra yeniden take-off ta kanadın önündeydi. Kafasını kaldırıp eğitmenine baktı. Daha sonra frenleri ve A kolonlarını tuttu. Artık her şey uçmaya hazırdı. Kanadı güzelce serilmiş, telsizi çalışır vaziyette, kuşamı eksisksiz ve doğruydu. 

Eğitmeniyle gözgöze geldi rüzgar çok hafif sağ çapraz geliyordu. Aylardır beklenen komut nihayet gelmişti : “Hadi Burak hazırsan çek bakalım!”. Kanadın arkasındaki arkadaşlarına “Çekiyorum.” diye seslendikten sonra koşmaya başladı. Arkasında kanadın dolduğunu belirten hışırtılar ve kolonlardaki zorlanmayı hissederken tekrar gözucuyla flaplara baktı. Artık tepesine gelen sağ kolonu bıraktı ve iki adımla sol slaytı toplayarak kanadını bir kez daha kontrol etti ve koşusunu hızlandırdı.
Yeterli hıza geldiğini hissettiği an %25 frenini çekti ve aylar sonra rüzgar yüzüne çarparken ayakları artık yere basmıyordu. Take-off un önündeki iki çam ağacının arasından geçer geçmez telsizden beklediği komut geldi “Oturabilirsin.”. Kendini geriye bıraktı ve harnessin içine düştü. Take-offtan açıldıkça yan rüzgarın kuvveti artıyordu.
Kanadına baktı. İlerleyiş yönüne baktı rüzgar sola atıyordu. Göz ucuyla bir de yedeğine baktı. Rüzgar yandan vurdukça kanat ve harness sallanıyordu. Aklından “Keşke göğüs kolonunu biraz daha sıksaydım.” diye geçirdi ama artık çok geçti. Bu arada telsizden “Sende İpek” sesini duydu artık take-off taki eğitmeni Aliden değil iniş alanında bekleyen eğitmeni İpekten komut alacaktı.
“İniş alanının üzerine kadar düz gelelim. Çok fazla sallanmamaya çalış.” diyen telsizle beraber mesafeyi şöyle bir ölçtü ve daha gidecek yolu olduğuna kanaat getirerek manzaranın keyfini çıkarmaya başladı. 150 metre kadar aşağıda ağaçlar yemyeşildi tam bir bahar havası vardı ve iniş alanı gittikçe yaklaşıyordu. İniş alanı üzerine geldiğinde beklediği komut geldi. “Sola doğru ağırlık ver.” Basabildiği kadar ağırlığı sola basarken kanat dönmeye başladı.
Kafasını sola çevirdiğinde altındaki yeri sağa çevirdiğinde ise üzerindeki kanadı görebiliyordu 90 derecelik bir dönüşün ardından “Sağa ağırlık vererek 360 derece dönelim” komutu geldi telsizden. Bu sefer ağırlığını sağa bastı kanat dönüşe başladı ve yaklaşık 180 derece sonra dönüşü durma noktasına geldi rüzgarı karşılamıştı ve dönmek istemiyor gibiydi. “Daha fazla ağırlık ver” komutu ile sağ tarafa daha da yüklendi artık yeri görmek çok daha rahattı. 360 derecelik dönüşünü tamamladıktan sonra sola ve sağa birer dönüş daha yaparak iniş irtifasına geldi.
Artık inişe hazırlanma vaktiydi. Telsizden gelen “Sağdan dönüp rüzgarı karşılayalım” komutunu kanadın hışırtısı nedeniyle “soldan” olarak anlayınca 90 derecelik bir dönüş sonunda yaklaşık 20 metre ileride duvar olduğunu gördü. Eğitmenin neden duvara döndürdüğüne anlam vermeye çalışırken “Sağdan dön, sağdan” diye tekrar komut geldi ancak artık çok geçti. Rüzgar tam arkasındaydı ve zaten sola dönmekte olan bir kanadı durdurup sağa dönüşe geçirmek yerine kendi inisiyatifini kullanarak soldan dönüşüne devam etti ve yere 1-2 metre kala rüzgarı karşılamış oldu. Hemen ardından %50 frenini çekti ve ayakları yere değdi. Hemen frenleri sıfırlayarak yer çalışması ile eğitmenin yakınına kadar gitmeyi düşündü ama gökyüzü kalabalıktı, rüzgar az da olsa yandan geliyordu ve yelken olmak da üzerine birinin inmesini de istemediği için kanadını söndürdü.
Ardından telsizini kapattı. Kolonlarını çıkartıp kanadını bohça yaptı. Eğitmeninin yanına giderken gözlerinden mutluluk saçılıyordu. Bohça yaptığı kanadını bıraktı. Harnessini ve ardından kaskını çıkardı. Eğitmeninin “Eee Burak nasıldı?” sorusuna verdiği cevap günün özeti gibiydi.
“Çok güzel.”
Not: 29 Mart 2009 Manisa 300mt. uçuşumun öyküsüdür.

Mutluluk

Yukarıda gördüğünüz konu üzerine başlatılan bir mimleme oyununda sıra bana gelmiş.

Ben genelde mutsuzluk üzerine yazsam da, melankolik olsam da şu an mutluluk için yazabileceğim en doğru an. Sadece tarzıma karar vermeliyim bir öykü mü, tanımlayıcı bir yazımı belki de ikisini karıştırmak en iyisi olacak.
Genç adam MSN den gelen uyarı sesiyle irkildi ve bir an için gözü bakmakta olduğu meteorolojik uydu görüntülerinden monitörün sağ alt köşesine kaydı. O anda içi kıpır kıpır oldu aylardır görüşmediği eski kız arkadaşı çevrimiçi olmuştu.
Bir süre konuşmamayı düşündü. Bu derece iradesiz olmamalıydı hala seviyor olabilirdi ama bunu karşıdakine yansıtmasa daha iyi olurdu. Sadece iradesine hakim olamayacağını bildiği için üstüste iki bölüm dizi izledi. Ardından hayata döndüğünde eski sevgilisi hala çevrimiçiydi. Başka şeylerle meşgul olmayı denedi. Olamadı.
Sonunda “merhaba naber?” yazdığında üç saniyede cevap alamayınca kendini dünyanın en mutsuz insanı gibi hissetti ve hemen başka arkadaşıyla konuşmaya başladı. Bu sırada ise genç kız cevap vermişti.
Çok fazla eskileri kurcalamadan havadan sudan bahsettiler. Bir süre sonra genç kız dertlerini açtı biraz genç adam dinliyordu ve gerekli yerlerde yorum yapıyor, yardım etmeyi deniyordu. Ortak liselerinden konuştular biraz, biraz derslerden, biraz havadan sudan, biraz üniversiteden. Zaman hızla akıyordu ve ayrıldıklarından beri ilk defa bu kadar akıcı bir konuşma oluyordu aralarında.
Genç adam mutluydu aklına mimleme oyunu geldi işte mutluluk bu andı ve bunu hala mutluyken yazmalıydı. Mutluluk seni terk eden, unutamadığın insanla aylar sonra yeniden konuşabilmekti. Bir arkadaştan farkı olmadan dertleşebilmekti. Her şeye rağmen hala onu yanında istemek ama bunu ona belli etmeden derdine ortak olmaktı.
Biraz şıpsevdi sakızlarından çıkan aşk tarifi gibiydi mutluluğun tarifi. Bazen iki bilgisayarda bir konuşma penceresini paylaşmak idi mutluluk. Ve konuşmaktı saatlerce. Özlediğini belli etmeden, hala sevdiğini unutamadığını belli etmeden konuşmaktı. Sevdiğinin derdine ortak olmak, çözüm aramaktı mutluluk.
Biraz da O’nun dışında konuşursak sevdiğin bölümde okuyup, sevdiğin insanlarla bir arada olup, sevdiğin klüpte zaman geçirmekti mutluluk. Melankolik takılıp da elindekinin farkına vardığın zamanlardaki sevinçti mutluluk.
Biterken : Vega – Ankara
Not: mimleyecek adamım yok.

Efsane

Hiç bir şey yoktu önce

Güneşli bir gün
Kalın karanlık bir gece
Ve hikaye başladı böylece
Öyle bir gece ki
Ay gibi çehresi
Yıldızlardan elbisesi
Ve o gecedir ki
Günün tek sevgilisi
İki kere kucaklardı
Gün güzel geceyi
Doğarken birincisi
Diğeriyse ölümündeydi
Karanlık gecede
Beyaz bir ışık parlardı
Gün gelirken
Ardından ufuk kanla sulanırdı
Ve gün yüzünü gösterirdi
Doğumu güzeldi
Ancak ölüm vakti
O kadar hüzünlü ve güzeldi ki
Bütün aşıklar izlerdi yeryüzündeki
Gün ağır ağır giderken
Kalın karanlığıyla gece gelirdi
Sanki elleri birbirine değerdi
Ama tutamazdı gün geceyi
Doğanın kanunu böyleydi
İki ayrı vakitti onların ki
Gün yetinmeyi bilirdi
Ama bazen 
O kadar büyürdü ki özlemi
Gün ortasında 
Çağırırdı geceyi
Ve gelirdi gece
Bu büyük buluşmayı
Herkes izlerdi
Gecenin günü vakitsiz örtmesini
Ve çekip gitmesini
Özlem bitince
Sonsuza kadar sürecek
Gün ve gecenin hikayesi
Yeter ki
Görmeyi bilsin birileri
İzlesin günün geceyi
Kollarına alışını
Ve sonra çaresiz ayrılışını
Bu hikayeden bizim için ayrılık vakti
Ama sonsuza uzanacak onların sevgisi
1 MART 2007

Seçmen Tanıma

Önümüzdeki yerel seçimlerde seçmenin parmağını çıkmayan mürekkeple boyayrark yeniden oy kullanımını engelleme tekniğini yerini teknolojinin alacağı açıklandı.

Projeye göre oyunun kullanan seçmenin sağ işaret parmağına deri altına yerleştirilecek olan mikroçip 24 saat sonra kendi kendine kana karışarak idrar yoluyla dışarı atılıyor.
Peki sistem nasıl işliyor?
Oyunu kullanan seçmenin parmağına görevli tarafından mikroçip enjekte ediliyor.
Seçmen tekrar oy kullanmaya kalkarsa seçim salonlarının girişindeki algılayıcı ötüyor ve seçmenin daha önceden oy vermiş olduğu anlaşılıyor.
Mikroçip insan vücudunda 24 saat sonra çözülerek kana karışıyor ve idrar yoluyla dışarı atılıyor.
Not : Bu yazı tamamiyle uydurmadır ve gerçeklikten nasibini almamıştır. Bu yazıyı gerçek zannedenlerin kendi sorumluluğudur. Blog sahibi bu uyarıya rağmen yazıyı gerçek zannedenlerin yaptıklarından sorumlu tutulamaz.

Bana Kızmayın

O kadar klişe bir konuya değineceğim ki burayı okuyanların bana kızacağına adım gibi eminim. Ancak bu konuyu yazmak istiyorum çünkü her an içimde büyüyen bir konu ve ölene kadar da sürecek olan. Ne olduğuna gelirsek ufak bir sızlanma diyebiliriz hayat karşı.

Bugün anladım ki yaşlanmaya başladık. Aslında sperm yumurtaya girdiğinden beri, benliğimiz oluştuğundan beri karşı koyamadığım bir durum bu. Zaman akıp geçiyor ve karşısında tamamen çaresiz kalıyoruz.
Bugün kuzenimle şakalaşırken yılların geçip gittiğinin bir anda farkına vardım. Şu anda benim okuduğum ortaokula gidiyor ve o okul senin okulun, benim okulum kavgası ederken gerçekler yüzüme tokat gibi vurdu. O okula gireli 9-10 mezun olalı ise 6-7 yıl geçmiş oysa ki her şey dün gibi yakın. İlk bayrak töreninden diplomayı almaya gidişime kadar her anı canlı zihnimde.
Böyle düşününce ilkokulu da anıyor insan. Daha önce oturduğu evi, eki arkadaşlarını, eski hayallerini, çocukluk aşklarını. Her şey o kadar ulaşılmaz bir mesafedeki artık. Geçmişe dönmek  mümkün değil keza bugünü elde tutmak da. Yarınlar bugüne dönüyor saatin her tiktağıyla. Beyazlar artıyor saçlarda. Yeni çıkanları tutamıyor dökülenlerin yerini. Günden güne yaşamdan geçen dakikalar gibi dökülüyor onlar da.
Yapılan planları düşündüm geçmişte ve şu an. İyi bir liseye girme hayalleri devamında üniversite hayalleri şimdi ise çalışma hayatı ve aileye dair hayaller ve aklın artık bir karış havada olmamasından kaynaklı kaygılar. Uçuk kaçık planlar yapardım eskiden. Şimdi ise nerede çalışırsam hayat standardımı iyi bir düzeyde tutabilir diye düşünüyorum. Artık çok fazla şey de istemiyorum ne deli gibi zenginlik, ne dünya güzeli bir eş. Sadece düzgün bir hayat ve bu hayatı bana kazandırabilecek bir iş.
Her an değişiyor insan. Sanki saatin her vuruşu yelkovanın her hareketi bazı şeyleri alıp götürüyor ama biliyorum ki gidenlerin yerine başka şeyler geliyor. Güzel hayaller giderken deneyim geliyor, uçuk düşler giderken gelecek kaygısı geliyor.
Sorumluluklar biniyor her an aslında çok genç olan omuzlarımıza. Geçmişe dönüp bakınca yaşanmışlıklarla dolu 20 yıla kısa değil ama bir insan ömürüyle kıyaslayınca ne kadar kısa olduğuna şaşırıyor insan.
Hani Karlı Kayın Ormanında diyor ya “Memleket mi yıldızlar mı / Gençliğim mi daha uzak” artık hiç düşünmeden gençliğim diyebiliyorum. Değil bir kaç yıl bir kaç saniye geri gitmek mümkün değil. Yıldızlara gitmek bile çok daha kolay geçmişe geri dönebilmekten. Ancak soluk hayallerde yaşıyor geçmiş. Ve ancak soluk bir hayat sürebiliyor sürekli geçmişte yaşayanlar.
Her neyse bu kadar boş lakırdı yeter. Yaşlanıyoruz günbegün, zamanla beraber geçiyor gençliğimiz ve ellerimiz bağlı duruyoruz sadece. Belki çaresizliğimize sövüyoruz ama en fazla olan bu. Yaşlanıyoruz her an ve ömür geçiyor duraksamadan.
Biterken :  Leman Sam – Gül Güzeli

Öykü

Bir aralık günü, sakin bir gece, kuru ağaç dalları ara ara hafif bir rüzgarla titriyor. At kuyruklu, top sakallı genç bir adam bir yatağın ortasında oturmuş, 5-6 yaşlarındaki kumral, renkli gözlü kızın üzerini örtüyor usulca. “Uyumadan bir masal dinlemek ister misin?” diyor. Kız yavaşça başını sallıyor. Odasında yerden tavana kadar bir kitaplık ve ağzına kadar kitapla dolu. Babası kitap sevgisi aşılamak için özellikle kitaplarının bir kısmını bu odada tutuyor ve kitaplık oldukça düzenli görünüyor.

Genç adam kitaplığa yürürken “Bu kitaplar için ağaç kesilmedi mi baba?” diye soruyor küçük kız. Genç adamın yüreği sızlıyor bu soru karşısında ama küçük kızını üzmemek için yalan söylüyor. “Hayır, Ege hepsi geri dönüştürülmüş kağıtlardan yapıldı.” Daha sonra kitaplıktan en sevdiği masal kitabı olan Ozan Beedle’ın Masallarını çekip alıyor. Gençliğinde en sevdiği seriye ait bir ek kitap bu.
Dönüp kızına baktığında kendisine ne kadar benzediğini fark ediyor. Oysa ki öz kızı değil. Gençliğinde verdiği kararı yerine getirdi ve Egeyi henüz bir aylık bile değilken bırakıldığı yetimhaneden evlat edindi. Bu kadar kendisine benzemesi şaşırtıcı. Eşi neden olduğunu anlamasa da kızlarının adının Ege olması konusunda çok ısrar etti. Bütün eski dostları nedeni gayet iyi bilseler de hiçbiri konuyu açmak istemiyor.
Tekrar yatağın kenarına oturuyor ve kitaptan seçtiği masallardan birini okumaya başlıyor. Küçük kız ağır ağır uykuya dalarken o masalı okumaya devam ediyor. Sonunda küçük kız uyuduğunda son bir kez üzerini örtüyor ve yataktan kalkarak, kitabı yerine bırakıyor. “Uzun bir gündü.” diye düşünerek ağır ağır yatak odasına ilerliyor.
Kapıya gelince bir süre eşikte durarak dolunayın yüzüne vurduğu eşini seyrediyor, O, hayatındaki en doğru kararlardan biri. Usulca yatağın kenarından yorganın altına kayıyor ve eşine sarılıyor. Saçlarını koklarken toprak kokusunu alabiliyor. Mis gibi nemli toprak kokuyor eşinin saçları. Eşi bir peyzaj mimarı ve artık çok gecikilmiş bir projede saha şefliği yapıyor. Devlet endüstri hanlesi yaparken çevreyi korumayı unuttuğu için her şey dönülmez noktaya yaklaştığında ağaçlandırma projesi başlattı ve eşi orada çalışıyor.
Kendisi ise bilgisayar mühendisi bir oyun firması için evde kod yazıyor bunun yanısıra internet sitesi tasarımı yaparak da biraz gelir elde ediyor. Ancak asıl zevk aldığı anlar özgür yazılım için açık kaynak yazılım yaptığı zamanlar. Taşınabilir aygıtlar ve kişisel bilgisayarlar için onlarca küçük yazılım yapıp paylaştı bugüne kadar ve hala yapmaya  devam ediyor.
Sımsıkı eşine sarılıyor yatakta genç kadın bir an uyanır gibi oluyor ve dönüp o da eşine sarılıyor. Genç adam toprak kokusunu alınca eski günleri hatırlıyor, eski yağmurları artık neredeyse hiç yağmur  yağmıyor. Eşinin diktiği her on ağaçtan biri ayakta kalabilirse proje başarılı sayılıyor.
Özlediği yağmurlar gözlerine doluyor ve eski günlerdeki gibi açılıyor baraj kapakları. Gözyaşları sel oluyor genç adamın hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Olduğu yerde sarsılıyor sessiz hıçkırıklarla. “Biz dünyaya ne yaptık?” diye düşünüyor. Artık pişman olmak, tasarruf etmek, önlem almak bir işe yaramıyor. Önlem almak için geç kalınmış.
Yıl 2019 aylardan aralık. Genç bir adam bir yatağın ucunda oturmuş kızına Ozan Beedle’ın Masallarını okuyor. Adı Canburak bir kaç dakika sonra hıçkıra hıçkıra ağlayacağından habersiz kızının uyumasını seyrediyor.

İtiraf

Bazı şeyleri artık kendime de itiraf etmenin zamanı geldi.

Bu yazı yine senin için olacak burayı okumadığını bile bile sana yazıyorum her yazımı. İçimi döküyorum burada sana söylemek isteyip de söyleyemediklerimi kaleme alıyorum. Daha önceden deftere yapardım bunu ama burası daha iyi, 7/24 bilgisayar başında olan biri için.
Son günlerde derdimin, bana acı veren şeyin, benin sıkan şeyin yalnızlık olmadığını fark ettim. Beni asıl üzen, yoran sensiz olmaktı. Sana duyduğum özlemdi içimi yakan.
Yalnızlığa katlanabiliyordum hatta zaman zaman yalnız olmak hoşuma da gidiyordu ama sensizlik katlanılmaz bir şey. İstediğim zaman uzanıp elini tutamamak, sesini duyamamak ve görememek seni istediğimde.
Seni o kadar çok özlüyorum ki bu özlem yalnızlığımı dolduruyor ama sensizliğimi daha da büyütüyor.
Ve biliyorum ki; eğer seni ne kadar çok sevdiğimi bilseydin, sen bensiz geçen her gün için pişmanlık duyardın.
Biterken : Hindistan – Mazhar Alanson
Design a site like this with WordPress.com
Get started