Yalanlar

Aslında sevdiğim bir şarkıdır Keremcem den Nerelere Gideyim ama bugün televizyonda çalarken sözleri kulağımı tırmaladı.

” Bedenimden daha büyük bir yalan 
Söylemedim sana inan 
Bütün hepsi yalan olsa bile
Ne farkeder bunca sevgiyle” diyor Keremcem şarkıda. Zaten ilk mısrada somut ve soyut kavramları birbirleri ile karşılaştırarak elma ile armudu toplamaya çalışıyor. Ancak bana daha da ters gelen sevgilisine yalan söylediğini itiraf etmesidir. Aslında itiraf etmesi değil yalan söylemesidir.
Bir ilişkinin düzgün gidebilmesi için her şeyden -sevgiden bile- önce güven olması gerektiğine inanırım ve şunu açıkça belirtebilirim ki sevgilime asla en ufak bir şey hakkında bile yalan söylemedim. O beni güvenilir biri olarak tanımıştı ve onun güvenini sarsacak hiç bir şey yapmadım asla ki ayrılmamıza rağmen hala da yapmam. Bir ilişkinin temelinin sağlam olabilmesi için harcında yalan olmaması lazımdır. Bir ilişkideki yalan deniz kumu gibidir bir inşaatta. Ortaya çıkmaya başladığında ilişkide çatlaklar belirmiş demektir ve yıkılma sürecine girmiştir o iş.
Ha sevgilime yalan söylemedim demek hayatım boyunca hiç yalan söylemedim demek değildir. Elbette kimi zaman kendimi kimi zaman başkasını kurtarmak için küçük yalanlara başvurdum hiç bir zaman büyük yalanlar söylemedim diyebilirim. Lakin küçük yalanlar kullandım kimilerinin beyaz yalan dediği tarzda şeylerdi bunlar ki siyah ya da beyaz yalanın her zaman yalan olduğuna yürekten inandım ve yalan söylememek için çabaladım her zaman. Sonuçlara katlanmam gerekse de yalandan sakınmaya çalıştım.
Çünkü her zaman yalanın ortaya çıkmasının sonuçları doğruları söylemenin sonuçlarından daha kötü olmuştur ve sadece anlık değil geleceğe dair kişiye olan güveni de sarsmıştır. Sadece sevgililik tarzı ilişkilerde değil her türlü ikili ilişkide güven önplandadır her zaman.
Bu sebeple kimsenin güvenini kaybetmek istemem ve güveni kaybetmenin en basit yolu yalan söylemek olduğundan yalan söylemekten kaçınırım.  Ancak yukarıdaki şarkı sözlerinde sevgililik ilişkisi içinde yalanlar söz konusu. Bu benim kaldıramayacağım bir durum ve ortada ne kadar sevgi olursa olsun yalan varsa artık her şey yalan olur, o ilişki yalan olur, biter gider.
İşte bu sebeple yalan söylemeyin diye nasihatle bitirmek istemiyorum ama kıssadan hisse vermeden duramayacağım. Bilirsiniz ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar, eninde sonunda yalanınız ortaya çıkacaktır. Eğer bir kişinin size güven duymasını istiyorsanız yalan söylemeyin, dürüst olun güven gelecektir.
Biterken :  Pinahni – İstanbulda

Gerçek Aşk

Cuma günü Güz Sancısı filmine gittim. Gerçekten güzel bir film olmuş. Çok fazla filmin konusundan ve içeriğinden bahsetmek istemiyorum ama şunları söyleyebilirim ki filmde siyasi olaylar da, arkaplanda dönen işler de, aşk  da abartılmadan kararında kullanılmış. Bu öğelerden hiçbiri filmi tek başına götürmüyor hepsi dengeli ve lezzetli bir karışım olmuşlar.

Bundan sonra yazcağım bir kaç satır spoiler içerebilir. Ben filmle ilgili açık vermemek için elimden geleni yapacağım ama bir kareyi anlatmam gerekiyor sadece bir kare. Erkek ve kadın yatakta birbirlerine bakıyorlar ve erkeğin gözlerinde sonsuz bir huzurun ışığı var.
İşte bana göre gerçek aşkı anlatan kare. Gerçek sevgili yanında huzur bulabildiğin, gözlerinin içine bakıp da konuşurken kendini çok rahat hissedebildiğin, sarıldığında kollarındakini incitmekten korkarak ama sarılmaktan da çekinmeden sarmaladığın, her an tehlikelerden korumak istediğin insandır.
Tarih 5 Eylül 2007 idi. Alsancakta arkadaşımla buluşacaktık ve hazırlık muafiyet sınavı için beni çalıştıracaktı. Sen Ürkmezde idin ya da ben öyle biliyordum. Ki karşıdan geldiğini gördüğümde hiç şüphesiz sevinmiştim. En son 22 temmuzda görüşmüştük ve ben seni çok özlemiştim. İşte o an sana sarıldığımda gerçekten huzur bulmuştum yanında, sadece sen ve ben vardık dünya bomboştu. Gözlerinin içine baktığımda mutluluğu gördüğümü zannediyordum.
18 Mayıs 2007 yer yine Alsancak seninle ilk buluşmamız. Sahilde kıyıdaki tahtalarda oturuyorduk ve sen omzumda uyukluyordun. Sonsuz bir huzur kaplıyordu yine etrafı sanki seninle bütün evrende uyuyordu. Sadece ben uyanıktım seni tehlikelerden korumak için, senin güzelliğini doya doya izlemek için, kulağına güzel sözler fısıladamak için.
Gerçek aşk huzuru bulmaktı ve gerçek sevgili huzur bulabildiğin yerdi. Bunu senin yanında hep hissediyordum ama daha önce dile getiremiyordum. Sanki hissedip de anlatamadığım bir şeydi. Bir ürperme gibiydi sıcak bir yaz gecesinde. Güz sancısını izlerken o bakışları görünce hislerim bir anda vücut buldu. Kendi kendilerine kelimelere dönüştüler.
Biterken : Gece Yolcuları -Yıldızlardayım

Ankara

Ankarayı gerçekten sevmiyorum aslında bu duygular Ankaraya karşı değil. Deniz kokusu olmayan tüm şehirler için geçerli. Bir İzmirli olarak bir deniz çocuğu olarak denizi görmeyince, kokusunu duymayınca rahatsız oluyorum sevmiyorum o zaman bulunduğum yeri.

Fakat son gidişimde Ankara beni etkilemeyi başardı. THK nın sınavı için gittiğim Ankara gri bulutların altında kasvetliydi ama nedense daha öncekilerden daha güzeldi bu sefer. Yolları düzenliydi. Yağmurun altında İzmir caddesinde yürümekti belki bana keyif veren belki de iyi geçen sınavın verdiği moral.
Kuşkusuz beni en çok etkileyenler Gölge Bar ve Ardıç Kitabevi oldu. Gölge Bara ilk girdiğimde bir an için kendimi gay bara girmiş gibi hissettim ancak zaman geçtikçe ve bar doldukça gerçekten güzel bir yerde olduğumu fark ettim. Etraftaki insanlar sizi rahatsız etmeyen tipte kendi çaplarında eğlenen kızlı erkekli,sadece kızlardan oluşan ya da sadece erkeklerden oluşan gruplardı. Ayrıca müzikler de iyiydi ve şu ana kadar hiç bir kafe veya barda denk gelmediğim şekilde Bon Jovi çaldılar. Bir barda Bon Jovi dinleyebilmek hoş bir değişiklik oldu.
Ertesi gün sınavsız ve boş bir gündü gece otobüsüne binecektik ve önümüzde koca bir gün uzanıyordu. Öncelikle Güz Sancısı filmine gittik ki tavsiye ederim gerçekten güzel bir film. Daha sonra bir şeyler yemek üzere Ardıç Kitabevine gittik. İçeri girer girmez insanı saran bir dünya olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca buraya da Bon Jovi çaldıkları için teşekkür borçluyum. Etrafta kitaplar varken ve o eski kitap kokusu dört bir yanda kendini hissettirirken arkadaşınla sohbet etmek çok zevkli bir şey.
Evet bu sefer Ankara gözüme daha sevimli göründü. Belki bir dahaki sefere Ankarayı sevebilirim de.
Biterken : Duman – Yanıbaşımdan 

Yolculuklar ve Uğurlamalar

İnsan büyüdükçe yalnız kaldığı alan büyüyor. Yalnız yapması gerekenler veya yalnız yaptıkları artıyor.

Eskiden şehirdışına yalnız gidiyorsam otogara kadar eşlik edilirdi. Küçüktüm, başıma bir şey gelirdi, ters bir durum olurdu otogara götürmek lazımdı.
Zamanla kısaldı aile ile beraber gidilen yollar. Önce servise kadar oldu sonra durağa kadar ve daha sonra da kapıya kadar. Günden güne arttı yalnız yürünen yollar. Ve arayış başladı seninle beraber gelecek bir yoldaş için.
Zamanla büyüdü yalnızlıklar, uzadı yalnız yürünen yollar.

İzmir Aşktır

İnsanın içinde alev alev yanan bir aşktır İzmir. İzmirliler unutamaz onu, bırakıp da gidemez. Dışarıdan gelip de bu aşkı yaşayanlar İzmirli olduklarını söylerler artık. İçlerine işlemiştir İzmir. Kalplerinin ucu yanmıştır, aşıkların mektupları gibi…

Bağnaz değil rahattır İzmirin insanı. Müslümanı camiden, Hristiyanı kiliseden, Musevisi sinagogdan çıkınca o güzel körfez manzarasına karşı içkisini yudumlar. Rakı ya da şarap ne farkeder. Amaç güzelliğin keyfini çıkarmaktır. İzmirin kızları rahat, erkekleri saygılıdır. İnsanlar Kordonda elele gezen çifti ayıplamaz, birbirlerine ne kadar yakıştıklarından konuşur.
İzmir kendine has lezzetlerle, kendine has kelimelerle ünlüdür. Bu kelimeler için çokça tartışmışlığım da vardır insanlarla. Özellikle ehavkta eğitmenlerimle. Çiğdem, gevrek, boyoz, domat, kumru, paravana. İzmire has, İzmire özeldir.
Güzeldir İzmirin kızları. Hepsine Egenin güzelliği sinmiştir. Hepsinde iyot, zeytin, üzüm kokusu. İzmir her şeyiyle geçmişten günümüze yaşayan ve ölmeyecek bir aşktır.
İzmirin insanı gavurdur da evet. Dinleri ayırmaz, ırkları araya sokmaz önceliği insan olmaya verir. Rumlarla Türklerin bir arada yaşadığı, Endülüs Emevilerinin zulmünden kaçan Musevilerin mutluluğu bulduğu kenttir İzmir.
Güneşin Körfezin ötesinde Karaburunun arkasında batışını izlemek ve izlerken dostla, canla cananla sohbet etmek bir ömre bedeldir İzmirli için. İzmir dışında her gün batışında bu anı arar İzmirli. Tanrıların meyvesi zeytinin ve zeytinyağının kaynağıdır İzmir ve bundan sağlıklıdır İzmir insanı.
Narcissus burada yaşamıştır efsanesini ve burada açmıştır ilk nergis çiçeğini. Dört bir yanına sinmiştir nergis kokusu İzmirin. Bir nergis kadar güzel ve narindir İzmir. Kolay kırılır, kırılınca ayaklanır, hakkını arar. Gubrathia Ateşidir* İzmir aşkı nesiller boyu sürecek.
Kendisini sevmeyeni anlar İzmir önce çabalar sevdirmek için. Eğer ısrarla İzmirden soğursa insan artık bu şehir çekilmez olur ona. Çiğdemin tuzu dudaklarını kavurur, boyozu yağlı gelir, gevreğin bayatı hep ona denk gelir. Sonunda kaçar İzmiri sevemeyen. Kötü anıların suçunu İzmire atan. 
İzmir aşktır İzmirlinin kalbinde yanan ve hiç bir zaman sönmeyecek olan.
Biterken : Barış Manço – Beyhude Geçti Yıllar
*Gubrathia Ateşi: J.K. Rowlingin kitabı Harry Potter da geçen ve hiç sönmeyen büyülü ateş.

Keskin Sözler

Finallerin bitmesini takip eden haftasonu büyk çaplı bir aile toplantısı için Bozdağa gittik. Amaç hem ailenin biraraya gelmesi hem de bir İzmirli olarak karı görmekti. Her neyse güzel bir haftasonunun ardından dönüş yolunda Olimpiyat Köyünün* yanından geçerken aklıma eski kız arkadaşımın babasının burada oturduğu geldi. Tabi ki anıların içine bir kere girince insan bir anda sıyrılamıyor.

En son tartışmamız kafamda dönüp duruyordu. Beni o kadar çok kırmıştı ki tek istediğim şey canını yakmaktı. Sonsuza kadar unutamayacağı şekilde kalbini kırmaktı. Ancak yapmadım yapamadım ve bundan da asla pişman değilim.
Çoğu tartışmada bir taraf eğer kızarsa, kırılırsa ister karşısındakinin canını yakmayı, onu acıtmayı en derin şekilde ister. Karşılığını vermek, boş durmamak ister. Bunu yapan da vardır. Belki geçmişte ben de yapmışımdır hatırlamıyorum şu anda. Kendini tutabilmek, karşındakini kırmamayı başarmak bazen büyük bir yetenektir. Çünkü genelde bu kırılma tamir olmaz ve arkadaşlık, dostluk, ilişki biter. Bütün köprüler atılır, gemiler yakılır ve geriye dönüş kalmaz.
Bazen dilde kemik var gibi davranabilmek yetenektir. Eğer her büyük tartışmada karşımdakini yaralasaydım şimdi bu kadar çok arkadaşım ve dostum olmazdı. 
Eğer artık o kişiden tamamen kopacaksan susmaya da değmez aslında ama arkadaşlık devam edecekse bu her şeyin tadı tuzu olacak bir tartışmaysa susmayı bilmeli. “sustukların büyür içinde” diyor ya Gripin in bir şarkısı. İşte bu nedenle kimi zaman susmamak lazım çünkü içeri atılan her cümle, derinde saklanan her düşünce bizi içten içe yer bitirir.
Ama sırf kendini rahatlatmak, karşıdakini acıtma isteğini karşılamak için olmayan bir şeyi öne sürmek, onun bir kusuruyla dalga geçmek. Daha önce anlayışla davrandığın bir hatasını acımasızca yüzüne vurmak işte bu yanlıştır.
Şu anda yine düşününce aklımdan geçen o sert sözleri sarfetmediğim için memnunum ama keşke kafamda hafiflettiğim halini de söylemeseydim diyorum. Çünkü bunlar aslında gerçek olduğunu düşünmediğim ithamlardı.
Herkese dilini ve elini kontrol edebildiği tartışmalar dilerim.
*Olimpiyat Köyü : İzmir Limontepe civarında Universiade 2006 üniversite olimpiyatlarına katılacakların kalması için yapılan ve olimpiyat sonunda da gerçek sahiplerine teslim edilen konutlar. (Bu arada eve Üniversite olimpiyatları 2006 da İzmirde oldu. Başkalarının dünyanın en güzel şehri olduğunu iddia ettiği başka şehirlerde değil. Bu konudaki çalışmalarından dolayı da rahmetli İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’ya teşekkür ederim.)
Not: Sen şu anda bunları okuyorsan da neden bahsettiğimi anlamadığını tahmin ediyorum. Ancak yine de senden o mesaj için özür dilerim Ege.
Biterken : Teoman – Resimdeki Gözyaşları

Dinmiyor özlemin

Bir türlü seni aklımdan tam olarak atamıyorum. Dün gece uzun bir aradan sonra iki damla yaş süzüldü yastığıma, bir daha taştı bardak. Aklımda yine sen vardın ve yine 7 eylül vardı aklımda.

Nasıl da normal bir şey gibi karşılamıştım ilk duyduğumda. Sen bilirsin demiştim, sen nasıl istersen. Sonra ağlamıştım günlerce hiç susmadan hıçkıra hıçkıra. Anlayışlı sevgilindim ben senin ve anlayıştan ödün veremezdim.
Ama şimdi düşünmeden edemiyorum. Acaba ayrılmak istemiyorum deseydim ilk anda her şey farklı olur muydu? Her şey bitmeden isteseydim ikinci şansımı, bir an için de olsa vaz geçmeseydim bu ilişkiden.
Yoksa her şey Babam ve Oğlum filmindeki gibi mi olurdu? Dur desem bile yıkıp geçer miydin beni? Muhtemelen yapardın, sen bir şeyi kafana koyunca seni vaz geçirmek kolay değildi. Yine de deneseydim ben şansımı ödün verseydim kendimden. Ne olurdu sanki ilk anda dur gitme deseydim.
Bu düşünceler boğuyor beni kimi zaman. Daha önce de yazmıştım bazı şarkılar vardır bizi anlattığını hissederiz diye. Aslında sadece senin başına geldiğini ya da ilk senin başına geldiğini düşündüğün bir konuda yalnız olmadığını hissetiren şarkılardır bunlar. En son Erkin Koraydan Arap Saçı içimde uyandırdı bu hisleri Arap Saçını dinlerken hüzünlendim. Aşağıda bir kısmı olacak şarkı sözlerinin gerçekten bana uyduğunu düşündüğüm kesiminin.
Şu anda burada bu kadar rahat yazıyorum çünkü bu yazıları sadece senin kim olduğunu, benim için değerini bilen insanlar okuyor. Ve biliyorum ki sen bu yazıları okumuyorsun. İşte bu yüzden bu kadar rahat yazıyorum. Biliyorum burada ne kadar haykırsam da sen sesimi duyamayacaksın, biliyorum ben burada ne kadar ağlasam da sen gözyaşlarımı göremeyeceksin ve ben burdaki ızrvalarımla seni rahatsız etmeyeceğim. İşte bu yüzden burada bu kadar rahatım.
Bu sayfa benim için senin kolların kadar rahat ve sıcak. Senin gülümsemen kadar güzel ve gözlerin kadar renkli bir sayfa. Öte yandan beni bırakıp gidişin kadar da acı bir sayfa ki her girdiğimde gözlerimi dolduruyor.
Gelelim şarkı sözlerine: 
“Sen gittin saçlarıma
erimez karlar yağdı
mevsimlerin tadı yok
baharım sende kaldı
ansızın gidiverdin
haber bile vermedin
hem kendin harap oldun
hem beni benden ettin”
Umarım şu anda mutlusundur. Çünkü her ne kadar beni üzmüş olsan da ve üzmeye devam etsen de sen mutlu olmayı hak ediyorsun.

Havayı koklamak

Havacılık ile uğraşan biri olarak meteorolojik koşullar benim için hayatın önemli bir parçası. Bir bakışla hava durumunun önümüzdeki saatlerde nasıl olacağını öngörmek bizim için edinilmesi gereken bir yetenek.

Bugün bu yeteneğimi yeteri kadar geliştiremediğimi fark ettim ve üzüldüm. Sabah evden beş dakikalığına çıktığımda günlük güneşlik denebilecek yazdan kalma bir günle karşılaştım ve buna güvenerek arkadaşıma giderken sadece bir ceket ile şemsiye almadan çıktım evden.
Akşam olduğunda ise öyle bir yağmur bastırdı ki eve gelene kadar sıçana dönmüştüm bile. Havayı kokalayabilmek nasıl olacağını bilmek önemli. Gelecekte bir gün ehavkta eğitmenliğe gelirsem. O zaman böyle bir durumla karşılaşmayı istemem. Meteorolojinin yaptığı tahminler bile yanılıyor olabilir ama ben sabah havaya bakarak gün boyu nasıl gideceğini bilebilmeliyim. Çünkü bir havacılık sporu yapıyorum.
Rüzgarın esişinden, güneşin doğuşundan, havadaki pustan, nemden günün nasıl geçeceğini bilmek sahip olunması gereken bir yetenek. Ve bunun için teorik olarak daha çok bilgi sahibi olmak lazım. Daha çok okumak, görselleri incelemek, grafikleri yorumlamak, geçmişteki olayları yorumlamak lazım.
Anlayacağınız havayı koklayabilmek için çok çalışmak lazım. Ve o gün geldiğinde ben de eğitmenim gibi sabah “Akşama yağmur var.” diyerek ne zaman kanatları toplamak gerektiğini önceden görebilmeliyim. Malzeme her şeyden değerli.

Okullar Kapandı

Hayır. Tabi ki final haftası devam ederken üniversitenin kapanması gibi bir durum söz konusu değil. Bahsi geçen okullar ilk ve orta öğretim kurumları. Geçen sene yakinen ilgilendiğim bu okulların bu sene ilk dönemi sonlandırdığını metroda elinde karneli çocuklar görünce fark ettim.

O kadar hayattan, haberlerden, gündemden kopmuş bir vaziyetteyim ki sözlerle ifade edilmesi çok güç. Gündemi haftalık dergilerden takip eder konuma geldim. Televizyonda haberleri izlemek ise artık tam bir hayal çünkü o saatlerde genelde dışarıda oluyorum.
Neyse konuya dönersek okullar kapandı. Çocuklar karnelerini aldı. Biz hala sınavlarla boğuşuyoruz. Üzücü bir durum ama hayat biraz da böyle akıyor. Yapacak bir şey yok.
Sadece sınavlara çalışıp geçmeye ve elimizden geldiğince yüksek bir ortalama getirmeyi amaçlayacağız.

Bir şey yazmalı…

Düşündüm. Düşündüm ve bir şeyler yazmaya karar verdim yeniden. Buraya yazmayalı sadece bir gün olmuş aslında nedense bana çok uzun geldi. Aklımda parça parça bir yığın konu var sanırım hepsine biraz değineceğim.

Öncelikli konu gündemin ana maddesi: Finaller. Bugün ilki geçti gitti. İyi ya da kötü onu zaman gösterecek bana sorarsanız orta şekerli ama… Aslında asıl sorun finaller değil. Finaller bir şekilde bu dört yıl içinde verilecek bilemediniz beşinci yıla sarkacak ama bitecek şeyler. Benim asıl sıkıntım final tatiliyle. Arkadaş çalışan da var biliyorum ama ben bu bir hafta yatmak dışında bir şey yapmadım, boş oturdum canım sıkıldı, bir işe yaramadığımı düşündüm böyle saçma bir hafta geçirdim. Bence gereksiz bir şey final tatili. Derslerin bitişini müteakip direk başlayabilir finaller bence sakıncası yok.
İkinci konumuz: Otobüsler. Belediyemiz sağolsun en sık otobüs aralığımız yarım saatte bir. Bir de işin içine iş çıkışı saatleri denk geliyor ki artık bin binebilirsen. Kapıda bir yığılma, otobüse binebilende zafer sevinci binemeyende kızgınlıkla karışık bir üzüntü. Şu otobüsleri en azından iş çıkışında biraz daha sıklaştırsalar da biz de şoförler de rahat etse olmaz mı? Hayır on iki yılda oturduğum yerden her gün soğuyorum eve gelene kadar. Eve gelince bu soğumanın hepsi geçse de güzel İzmiri karşımda görünce.
Üçüncü konumuz: İzmir Metro Yolcusuz Test Treni. Evet, İzmir Metro ara ara kendine has testler yapmak için yolcusuz bir tren çalıştırıyor. Bu anlayışla karşılanabilir bir konu. Ki aslında yolcuyla da bu testler yapılabilir de sorun burada değil. Sorun bu testlerin metronun işlek olarak kullanıldığı saatlere denk getirilerek bir seferin atlanması ve peronlarda insan yığılmasını sebep olunması. Bu testlerin gece tarifesinde hazır metro on beş dakikada bir iken araya bir tane ek Test Seferi konularak yapılsa hem bizim seferimizden çalınmasa, hem istasyonlarda birikme olmasa. Gelelim diğer konuya geçen gün Üçyolda beklerken test treninin içindeki ekipmanları gördüm. Karakutu gibi bir alet var. Bu alet acaba trenin kontrol paneli olan dolaba konup kilitlenip, test treninin yolcu alması sağlanamaz mı? Eğer sorun kutunun yolculardan saklanmasıysa bu bir çözüm. Yine de yolcusuz olması gerekiyorsa lütfen şunu gece tarifesine ek sefer koyarak yapın.
Dördüncü konumuz: Özlem. İçimde yeniden bir şeyler kıpırdıyor. Yeniden özlüyorum. Yeniden düşünüyorum eski günleri. Fotoğraflara daha sık bakar oldum son günlerde, ağlamaya daha yatkın. Masamdaki nergisler de günden güne boynunu büküyor sanki beni anlar gibi. Nergislere baktıkça anılar tazeleniyor, onların bükük boyunlarını gördükçe gözlerim daha çok doluyor. Tek kelime daha yazamıyorum seninle ilgili artık kendimden korktuğumdan. Sadece özlüyorum.
Bugün dediğim gibi aklımda birden çok şey vardı. Hepsini yazdım içim rahat şimdi sıra diferansiyel denklemler finalinde. =)
Design a site like this with WordPress.com
Get started