Zaman -4

Bloguma yazı yazmayalı biraz zaman oldu. Aslında istiyorum arada yazı yazmak, konular geliyor aklıma, yazı kafamda şekilleniyor ama son zamanlarda bir tembellik var üzerimde belirgin bir şekilde. Aşağı yukarı bir ay olmuş son yazıdan bugüne.

Bugünkü konumuz yine “Zaman”.

Geçtiğimiz günlerde ehavk olarak sezon açılış mangalımızı yaptık, biraz gecikmeli de olsa. Orada zaman hızlı yüzünü bir kez daha gösterdi bize. Fadime “Baksana en üst dönem biziz.” dediğinde çevreme bakındım ve gerçekten bizden üst dönem kalmadığını gördüğümde ne hissedeceğimi bilemedim. Şaşkınlık, mutluluk, hüzün, sorumluluk…

Bize eğitim verenlerin, uçarken telsizdeki sesleriyle güven verenlerin, klübün işleyişini öğretenlerin artık yanımızda olamadıklarını görmek hüzünlendiriyor insanı. Biliyoruz ki bir kısmı istedikleri halde yoğunluklarından gelemiyor, bir kısmı ise hayat koşturmacasında çoktan unutmuş bizleri.

Şaşkınlık ve sorumluluk beraber geldi aslında her zaman işlerin yürüyüşünü kontrol etmek için orada olanlar yoktu artık ve bir anda işleri yürütmek yerine yürüyüşlerini kontrol etmek bizim görevimiz oldu. Anlık bir sudan çıkmış balık olma durumu yaşandıysa da, yıllardır her an fark etmeden de olsa bunun için eğitilmiştik ve artık sorumluluğu alma vaktimiz gelmişti.

Mutluluk da vardı elbet her ne kadar hüzün bursa da içimizi. Zamanında eğitmenlerimizden kısa süreli olarak aldığımız oda anahtarları bizdeydi artık. Kısa süre için alabildiğimizde bu anahtarları sevinirdik bize güvendiklerini hissederdik. Artık bu güven daimi idi. Aslında güvenme sırası da yavaş yavaş bize geliyordu. Anahtarları önce kısa sürelerle emanet etme, daha sonra yeni anahtar verme ve en son da kendi anahtarlarımızı odaya bırakıp gideceğimiz günler yaklaşıyordu.

Kampüste yaşayacağımız günlerin sayısı azalıyordu her geçen gün. Sonsuz gibi görünen dört yıl devrilmişti, aylar kalmıştı geriye. Zamanla günlere dönüşecek olan aylar. Zaman yine oyununu oynuyordu bize.

İnternetten Ödev Araştırılır

“İnternetten Ödev Araştırılır” bugün eve dönerken bir kırtasiyenin camında gördüm bu yazıyı. Açıkçası üzüldüm bunu gördüğüme. Zaten kitaptan, araştırmadan iyice uzaklaşan bizim bir alt neslimiz ve onların altı için bu konulara iyice uzak kalmak için bir bahane daha.

Üstelik ellerinin altında bu kadar kolaylık olmasına rağmen hala araştırmaya uzak olmaları da üzücü. Zamanında biz ansiklopedi kurcalarken onların elinin altında internet ve Google, bing gibi interneti küçülten arama motorları var. Buna rağmen araştırmaktan kaçınmaları ne kadar üzücü.

Bu davranışları sebebiyle belki de “bilgisayar çağı”nda yaşayan bilgisayar cahili bir nesil de geliyor. En son çıkan oyunları ve teknolojik oyuncakları bilen ancak ofis yazılımlarını kullanarak bir belge hazırlamaktan aciz bir nesil.

Hep denir “tüketim toplumu” diye. Artık tüketilecek ürünler azaldı ve kaynakları tüketmeye başladık. Bilgiyi tüketmeye başladık. En kötüsü ise bu tüketicilerden yararlanmaya çalışan küçük üreticiler yüzünden geleceğimizi tüketmeye başladık. Aşağıdan gelen nesilleri tüketime ittikçe onları tembelliğe her şeyi hazır bulmaya teşvik ettik, alıştırdık.

Bu konuda belki biz suçluyuz, belki bizim üzerimizdeki nesil suçlu. Önemli olan bu değil, önemli olan bu neslin gelecekte nasıl olacağı, geleceğin nasıl olacağı. Maalesef bu konuda görünen o ki, ürettiğinden çok daha fazlasını tüketen, her şeyin önünde hazır olmasını bekleyen bir gelecek nesil göreceğiz.

Üzücü. Ancak şu anda görünen gerçek bu.

Yenilikler

Efendim,

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek servis sağlayıcı firmamızı değiştirdikten sonra. Sıra eskimiş köhnemiş kıyafetlerimizi yenileriyle değiştirmeye gelmişti. Yani tebdil-i mekan dan sonra bir de tebdil-i kıyafet yapalım dedik. Bunun sonucu olarak da blogun temasını değiştirdik biraz.

Eh hazır elimiz temaya değmişken biraz eklentilerle de oynamak, değişiklikler yapmak sayfaya biraz dinamizm getirir diyerek ona da el attık. Eskimiş kullanılmayan eklentilerimizi bir kenara koyup, yeni eklentiler yükleyip bir adım daha ilerlemeye çalıştık sizlerin huzurunda.

Bu yeni durum benim şu anda içime sinmiş halde. Dilerim ki siz de bu yenilikleri beğenirsiniz.

Dipnot : Arkaplanda hala bu değişikliklerin bir takım sorunlarını yaşıyorum o konuda çözüm önerisi olan varsa sevinirim. Bu sorunların kimi okuyucuya görünür kimi görünmez problemler. Öncelikle hala eski barındırma firmasına dair istatistik tutabilen bir istatistik eklentim var. Her gördüğüm yerde eski adres vb. bilgileri güncelliyorum. En son bugün bir-iki yerde daha bu kalıntıları görüp değiştirdim. Umarım bu sefer etkili olmuştur.

İkinci olarak da yukarıdaki menüde görebileceğiniz gibi Anasayfa yerinde Gök Ekin yazıyor. Temanın her yerini kurcaladım, veritabanını kurcaladım bir çözüm bulamadım. Bir çözüm bilen varsa sevinirim. Sorunu çözdüm, dil paketinden kaynaklı bir sorunmuş.

Ne olacak bu memleketin hali?

Az önce König Bardan döndüm yine. AIESEC Local Committe Meetinglerden sonra gittiğimiz mekan oldu burası. Onun dışında sahiplerinin Türk olması ve aramızdaki tanışıklık sayesinde öğrenciler arasında da “Canın arkadaşının barı.” olarak geçen bir yer konumuna geldi.

Bu akşam aslında gitmeye niyetim yoktu ancak akşam üzeri Erkanla yolda karşılaştığımda bilgisayarın bozuk olduğunu ve yardıma ihtiyaçları olduğunu söyledi. Bilgisayar olmayınca müzik olmuyordu, müzik olmayınca müşteri azalıyordu. Akşam işlerim bitince uğradım bilgisayara bakma. Gözüme ilk çarpan UPS in kapalı olması oldu. UPS i açtım bilgisayar çalıştı, ancak bu sefer de masaüstüne gelince kitlendi.

Baştan başlattım windowsu, bu sefer yaşadığım daha garipti kilitlenme olmadı ama iki ayrı Not Defteri açıldı ve aktif olanda devamlı satır atlamaya başladı. “Tam ben acaba virüs mü?” diye düşünürken klavyeye baktığımda <Enter> tuşunun basılı kaldığını gördüm. Tuşu da biraz zorlayarak yukarı çekince bilgisayar sorunsuz hale geldi. Bu arada ikram ettikleri bir birayı yarılamıştım.

Ben bilgisayar ile uğraşırken Haydar abi elince çiğ köftelerle gelmişti. “Bir masa hazırlayın bakalım rakı içelim.” dedi. Ardında ben de masaya davet edildim, yanımdaki arkadaşım Niko ile beraber. Bir süre masa ikiye ayrılıp bir kısmı Almanca, diğer kısmı İtalyanca muhabbet etti. Kahkahalar, çiğ köfte ve rakı eşliğinde uçuşuyordu havada. Bir süre sonra onlar sigara molası için dışarıya çıktılar.

Döndüklerinden bana gelen soru direk “Eee Can ne olacak bu memleketin hali?” olunca anladım ki. Rakı masası ecnebi memleketinde masada ecnebiler varken bile olsa, eğer masada birden fazla Türk varsa sonu aynı yere bağlanıyor. Bir süre memleketin gidişatını konuştuktan sonra “Yorgunum” diyen Nikonun uyarısıyla veda edip König den ayrıldık.

Bu geceden bana kalan bilgisayar tamiri karşılığı rakı ve çiğ köfte ile her rakı masasının vazgeçilmezi “Ne olacak bu memleketin hali?” oldu.

Bolzanoya

2 numaralı patikadaki banklarda oturuyorum,
Bir şehir uzanıyor önümde.
Gecenin karanlığında ışıkları parlıyor yıldızlar gibi
Gökyüzüne çeviriyorum gözlerimi
Yıldızları arıyorum.
Dolunayın ışığında boğulmuşlar,
Göz kırpmıyorlar bu gece yukarıdan bana.
Dolunayı dolduruyorum kadehime
Son güne dair hüznümü meze yapıyorum kendime.
Bir yudum dolunay bir parça hüzün.

***************
Ihlamur ağaçlarının kokusu yükseliyor şehirden,
O kadar yoğun ki elimi uzatsam tutacağım sanki bu kokuyu.
Ellerimi koyuyorum önüme
Parmak hesabı yapıyorum son güne.
Her kalan güne bir anı sığdırıyorum
Her geçen güne bir damla gözyaşı.
Anılarım ıslanıyor,
Kalan anlarım ıslanıyor.
Dolunaya kadeh kaldırıyorum.
Ve devam ediyorum
Bir yudum dolunay bir parça hüzün.

09 Haziran 2010, Bolzano

Kısa Kısa

Son günlerde aklımdan geçen kısa kısa notları buraya yazacağım. Tek başlarına uzun bir blog yazısı olamazlar belki ama bir arada bir şeyler olabilir.

***

Dokuz günlük İspanya turunun ardından Verona Porta Nuova istasyonundayım. Sırtımda ağır çantam, beni evime götürecek o treni bekliyorum. Derken peronun karanlıkla birleştiği noktanın daha da arkalarından, karanlığın içinden bir ses duyuluyor. Sanki acı çeken bir hayvanın inlemesi gibi geliyor bana bu tren düdüğü. Sanki karanlıkların içinde bizden yardım bekleyen bir hayvan varmışçasına bir duyguya kapılıyorum. İçimi hüzünle karışık bir korku kaplıyor. Düşüncelere dalıyorum.

***

Üniversitenin içindeyim. Projemin üzerinde çalışmak üzere kahve odalarından birine veya F6 Sosyal Klube gideceğim. Gözümün önünde kod yazarken klavyenin üzerinde gezen parmaklarım geliyor. Sanki çiçekten çiçeğe gezen balarıları gibiler. Bir o çiçekte bir diğerinde istediklerini elde edene kadar kalıyorlar sadece. Sonrasında başka bir tuşta devam ediyorlar hayatlarına.

***

Üniversiteden çıktım beni bir hafta idare edecek kadar abur cubur ve gıda ihtiyacımı odama getirdim. Odamı topladım. GUI çizimlerimde kullanmak üzere renkli kalemlerimi aldım. Artık yaklaşık 120 saat non-stop çalışacağım odamda hazırım. Vereceğim molalar yemek ve tuvalet için olacak ve dayanamayacak seviyeye geldikçe uyku için. Global Game Jam yanımda halt etmiş.

***

Bu yazıyı yazmadan önce traş olurken nedense aynada kendimi tanıyamadım. Sanki başka bir adam bakıyordu aynadan bana. Nasıl oldu anlamadım. Kafa bulanıklığı, dalgınlık vs. bana oyun oynuyor sanırım.

***

Şimdilik bu kadar sağlıcakla kalın efem.

Sessizliğin Sesi*

*yazının başlığı Simon & Garfunkelin Sound of Silence şarkısına atfen konulmuştur.

Fethiyeden yaptığım ilk uçuşumu hatırlıyorum. Yardımcı eğitmenliğimin sonları yaklaşıyordu, Ölüdeniz Babadağ 1700m pistinde başlangıç öğrencilerine uçuş yaptırıyorduk. Kuşamda Onur vardı. Doğrusu öğrencilere imreniyordum çünkü bizim öğrencilik dönemimizde hava muhalefeti nedeniyle Fethiye uçuşlarımız olmamıştı ve onlar benden önce uçuyorlardı Babadağdan. Derken beni çağıran İlkayın sesini duydum “Canbu kuşama gir” diye.

Makalunun önüne geldiğimde, ilk Fethiye uçuşumu yapacak olmanın ve SIV ye başlamanın heyecanı vardı. Gelen komutla beraber: “Hazırım, çıkıyorum.” dedim ve gittikçe hızlanan adımlarla koşmaya başladım. Ayaklarım yerden kesildiğinde hayatımın en güzel uçuşlarından biri başlamıştı. Tepeden biraz uzaklaştıktan sonra telsizden “Deniz üzerine gelince aşağıya haber ver.” Komutu geldi ve telsiz derin bir sessizliğe gömüldü.

Aşağı yukarı 50. uçuşumu yapıyordum ve ilk defa telsizim sessiz kalıyordu. Kendimi rahat hissedince fren kulplarını hafifçe bıraktım ve harnesi altıma çekerek rahatça oturdum. Artık sadece kanadımın havayı yarıp geçerken çıkardığı hışırtı ve ben vardık gökyüzünde kalan her şey derin bir sessizlik.

Deniz seviyesinden 1700m, altımdaki topraktan 700m kadar yukarıda oturmuş, tepemdeki bez parçasını elimdeki iplerle yönlendirerek manzaranın keyfini çıkarmaya çalışıyordum. Ancak ilk defa bu kadar yüksek olmanın verdiği tedirginlik ve ara ara vuran termiklerle kanadın oynaması bu keyfi biraz engelliyordu açıkçası. Bir de hiç alışık olmadığım o sessizlik vardı havada.

İşte o sessizlik beni iki şey yapmaya itiyordu. Yaklaşık 3-4 dakika sonra yapacağım manevraları tek tek kafamda canlandırmaya, hayal gücümle tekrar tekrar yapmaya ve ara ara termiklerle sarsılan kanadım Makalu ile konuşmaya. Aslında çok iyi biliyordum ki kanada verdiğim telkinler kendimeydi. Bu tedirgin edici sessizliği azaltmak için, bir insan sesi duymak için konuşuyordum sadece havada kendi kendime.

Çok da uzun sürmeyecekti ama bu sessizlik denizin üzerine gelmek üzereydim. Havanın deniz etkisiyle stabilleşmeye başlamasını fırsat bilerek frenleri bıraktım. Telsizimi yerinden çıkardım ve aşağıya seslendim: “Ben Canburak, Makalu ile deniz üzerindeyim.” Ardından dakikalarca süren sessizliği bozan ilk komut duyuldu.

“Seni görüyoruz abicim. Hadi sağdan bir küçük kulak kapatarak başlayalım. Ben söyleyince  A kolonunun en dış ipini tutabildiğin kadar yukarıdan kır, indir. Şimdi…”

Biterken: Emre Aydın – Unut Gittiğin Bir Yerde
Teşekkürler : Çıkışta yanımda olan eğitmenlerim İpek ve İlkay, sahilde telsiz ve dürbün başında bizi izleyen Emrah ve Hakan yanısıra artık bana kardeşim kadar yakın olan dönem arkadaşlarımın hepsine teşekkür ederim.

Hayat Kitaplığı

Geçtiğimiz hafta AIESEC İtalya Yıllık Ulusal Kongresinin ikincisine katıldım. (Congresso Nazinoale 2 -CN2) AIESEC İtalya 6 ayda bir ulusal kongre yapıyor ve bunlar CN1 ve CN2 olarak adlandırılıyor. Her neyse konumuza dönelim.

Kapanış konuşmasını yapan kişinin söyledikleri zihnime kazındı. Çünkü her ne kadar AIESEC hayatım burada bitiyor olmasa da AIESEC İtalya da son kongremdi, bir daha İtalyan AIESECerlar ile beraber kongre yapma imkanım yok gibi bir şeydi. Ve o kişi dedi ki “Ben AIESEC kitabını iki yıl önce kapatmıştım bana tekrar bu kongrede bu kitabı açıp okuma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca ben bu kongreyi son kongresi olanlar için bir gün batımına benzetiyorum. Onlar için AIESEC günleri bitti ancak yeni günler başlayacak.”

Çok haklıydı. Artık AIESEC İtalya günlerimizin sonuna gelmiştik. Ve sonra aklımda aslında hayatta yaptığımız her şeyin bir kitap gibi olduğunu düşünmeye başladım. Bu yola belki de ilk okul ile adım attık.

İlköğretim hayatımızdaki en uzun süren kitaplardan biri oldu şimdiye kadar sekiz yıl boyunca baş kahramanı olarak yaşadık bu kitabın sonra “SON” yazan bir sayfaya ulaştık ama o da ne bir kitap bitse de diğeri başlıyordu. Bir seri gibiydi sanki, lise yıllarına kapak açtık biz de. Kimimize tek başına bu kitap yetmedi yanında ek kitaplarda rol aldık benim için bu BALFOT idi. Daha sonra hala lise kitabı devam ederken bilgisayar programcılığı kitabımı da yaratmaya başladım. Liseden sonra istediğim ise tıp kitabında başrol oynamaktı ancak kader bu ya yazar bana bilgisayar yolunda bir devam kitabı yazmıştı.

Üniversitede bilgisayar üzerine kitabıma başladım ve lisedeki bilgisayar programcılığı kitabım sadece bu yeni kitabın önsözü gibi kaldı geride. Yine tek başına bir kitapla yetinemiyordum yanına ek kaynaklar yardımcı kitaplar lazımdı ben de ehavk ve AIESEC kitaplarını indirdim raftan, başucuma koydum. Ne zaman üniversiteden sıkılsam, bir bilgiye ihtiyaç duysam bu iki kitabı karıştırarak aradığımı bulmaya ya da rahatlamaya devam ettim.

Önümüzdeki günlerde iki kitaba daha “Son” yazacağım ve yerine belki de yeni kitaplara başlayacağım. Göreceğiz.

Biterken : Radyo Romantik Türk / Sezen Aksu – Sorma

Taşındık…

Eski hosting firmamdaki sıkıntılarda ve kısıtlamalardan ötürü bir süredir taşınmayı planlıyordum zaten. En son kardeşimin de iş hayatına atılmak üzere kendi kişisel sitesini inşa etmeye başlaması üzerine, bir arkadaşımın uzun zamandır kullandığı DreamHost un limitsiz tarifesine geçmenin zamanı geldiğini düşündüm.

Hemen hemen eskisiyle aynı ücreti ödeyerek hizmetlerde sınır olmadan kullanmak tabi ki daha cazipti. Taşınmak host ve domainler açısından beklediğimden kısa sürdü ancak, blogumu taşımak çok uzun zaman aldı. Eski hosting firmamın WordPressi yarım yamalak desteklemesi export/import gibi bir kolaylıktan beni alıkoydu. Hal böyle olunca veritabanını ayrı, dosyaları ayrı taşımak daha sonra her ikisinde de taşınmaya dair değişimleri el ile yapmak gerekti.

Böylece kısmen de olsa eski hosting firmamdan kurtulmuş oldum. En azından hala orada duran sitemin altında subdomain üzerine domain forwarding ile yaptığım kör topal sistemi, düzgün çalışan tamamen kendine ait bir sistemin altına koymuş oldum.

Bir kaç gün almasını beklediğim domain transfer işlemleri sadece 2-3 saat gibi bir sürede hallolurken, bir kaç dakika almasını beklediğim WordPress aktarımının saatler alması beni ters köşeye yatırsa da yeni yerimde mutluyum. Artık blogumun yanı sıra kendi kişisel web sitemi de hayata geçirme zamanı. Böylece Java Derslerimi, projelerimi, özgeçmişimi, blogumu ve bana dair her şeyi kendi sitemde tutabilirim.

Yeni hostingimdeki ilk yazıma hoş geldiniz. Sizden ricam önümüzdeki günlerde gördüğünüz tutarsızlıkları, hataları bana yorum olarak veya canbu [et] canbu.info adresine mail olarak göndermeniz. Teşekkürler…

Biterken : Yaşar – Şarkılar Güzelse Hala

Create your website at WordPress.com
Get started