Dünya Değişiyor ya Ben?

“The world is changing, I feel it in the earth, I feel it in the water, I smell it in the air.” Yüzüklerin Efendisi Yüzük Kardeşliği filminin giriş repliğinde Galadrielden dinleriz bu cümleyi. “Dünya değişiyor, toprakta hissediyorum, suda hissediyorum, havada kokluyorum.” gibi çevirebiliriz bu cümleyi.

Gerçekten Orta Dünya değişmekte ve büyük sancılar gelmektedir. Ancak aynı zamanda bu cümle gerçek dünyamız içinde geçerli değil midir? Her an dünya değişmekte her geçen saniye, bunu rüzgarda hissedebiliriz, görebiliriz baktığımız her yerde. Asıl önemli soru biz yerimizde mi sayıyoruz?

İnsanoğlu da her geçen saniye bir şekilde değişir ama önemli olan kendini geliştirebilmek ve olumlu değişiklikleri kalıcılaştırabilmektir. Son günlerde hayatımla ilgili aldığım ufak tefek kararları uygulayabildiğimi gördüm. Eskiden bir şeye karar verir yapmazdım; ders çalışmak gibi…

Son günlerde programlı yaşamaya, aldığım kararları uygulamaya başladığımı görünce daha büyük bir karar almayı istedim. Bunu yapmak için beni teşvik eden şey ise daha önceleri dinlediğim sonradan unuttuğum bir şarkıyı yeniden dinlemek oldu. Gizli Özne grubundan Özür Dilerim şarkısını tekrar dinledim ve kendime geldim.

“Özür dilerim, bugün çıkıyorum hayatından.” sözlerini her duyduğumda kendime sordum: “Ben neden bunu yapmıyorum, yapamıyorum?” diye ve gördüm ki artık hiç bir neden kalmamış. Kararımı verdim. Artık O’nun hayatından tamamen çıkıyorum. Ama hemen değil. Hala yapmak istediğim son iki güzellik var aklımda.

Bunlardan birini yapacağım ve o zaman söyleyeceğim artık arkadaş olmanın gereksiz olduğunu, hayatından tamamen çıkıp gideceğimi ve onu da benimkinden çıkaracağımı. Alacağım cevabı da biliyorum. “Tamam, sen nasıl istersen.” diyecek ne itiraz edecek, ne aksi için çaba gösterecek. Büyük ihtimalle de hayatında en ufak bir değişiklik olmayacak. Ama ben artık onun hayatını değil kendiminkini düşünüyorum. Onun mutluluğundan daha önemli artık kendi mutluluğum ve bunun yolu aradaki köprüleri atmaktan geçiyor.

Çünkü ne zaman o köprülerden bir şey geçse, bir söz, bir selam, bir bakış. Benim yakamda hareketlilik başlıyor. Heyecan, hüzün, özlem… Hayır, artık köprüler olmayacak daha fazla.

Umarım bu son kararımı da diğerleri gibi uygulayabilirim ve umarım yararlı olur.

Biterken: Seksen Dört – Sabah Olsun yerini Yüksek Sadakat – Aklımın İplerini Saldım ‘ a bırakıyordu.

Yollara Düşmek

Yaklaşık bir ay oldu başımı trenin camına yaslayıp uyumayalı.  Uyurken çalınmasın diye montumu altıma koyup, sırt çantamın omuz askını bacağıma dolamayalı.

“Hem ağlarım hem giderim.” tarzı bir hayat benim şu sıralar yaşadığım da. Bir yanda sevinç, bir yanda geride bırakılanların hüznüyle bindim beni on bir ay boyunca evim olacak İtalyaya getirecek uçağa. O uçağa binerken elimde belgelerim, bir kaç kelime İtalyanca bilgim dışında bana burada yardım edecek hiç bir şey yoktu.

Erasmus öğrenci değişimi programıydı beni bu kadar uzun süre başka kültürlere mahkum kılan ya da beni on bir ay boyunca özgür kılan. İlk bir ay göz açıp kapayana kadar geçti Sienanın tarih kokan sokaklarında ve haftasonları çevre köylerde. Bir yandan İtalyanca kursumu alıyordum diğer yandan sokakta pratik yapıyor. Boş günümde trene atlayıp Pontedera, Poggibonsi, Empoli geziyordum.

Demir yollarının müdavimi oldum geldiğimden beri. İlk gün dışında şehirler arası otobüs kullanmadım İtalyada. Tren varken, o ninni gibi tıkırtılarla uyur, kontrolör tarafından bilet kontrolü için uyandırılırken otobüse ne gerek vardı ki. Ama dedim ya bir ay oldu trene binmeyeli.

Son bir aydır Bolzanoda geçiyor haftasonlarım. Öğrenci klubü toplantıları, Soprabolzanoya gidip kar görme merakı filan derken. Zaman geçiyor anlamadan.

Her haftasonu geldiğinde kendime bakıp “Bu hafta da mı burada kalıyorum?” diye soruyorum. Biraz tasarruf için yapıyorum bunu aslında. Kısa gezilerden kısıyorum ki tam on gün sonra başlayacak Kuzey Avrupa maceramız daha güzel olsun.

Özledim yollarda olmayı ve sekiz gün sonra bu hasret bitecek. Önce buradan Paviaya arkadaşımın evine gideceğim; ardından da bir ay boyunca -belki daha uzun- her gün girip ucuz bileti kontrol ederek aldığımız ucuz uçak biletleriyle Kuzey Avrupaya.

Gezmek bir alışkanlığa dönüşünce oturmak kötü hissettiriyor. Bu haftasonu Bolzano da oturarak geçen son haftasonum olacak umarım. Bundan sonra uzaklara gidemesem yakınları gezeceğim. Merano, Trento, Bressanone…

Yine uzak planlarım var aklımda. Oturma iznimi almışken, Avrupa da serbest dolaşımım varken. İspanya istiyorum Barcelona, Madrid, Valencia; Fransa Paris, Louvre Müzesi, Eiffel Kulesi, Cote D’azur; Doğu Avrupa. Ve hala İtalya içinde gezmem gereken yerler var. Roma, Torino, Perugia, Napoli, Palermo. Belki Maltaya giderim diyorum.

Kendime zaman yaratmam lazım. Biraz da para yaratsam iyi olur sağdan soldan kısarak. Gezmek artık damarlarımda gezen bir şey gibi. O olmayınca özlüyorum, istiyorum. Uzaklaşmalıyım buralardan biliyorum ve yine biliyorum ki her seferinde olduğu gibi dönerken sanki evime dönercesine bir huzur kaplayacak içimi. Yüzüme geniş bir gülümseme yerleşecek.

İstasyona adım attıktan sonra ilk işim Bei Jimmy’s e gidip, seyyah midemi doyurmak olacak bir ev sıcaklığındaki şehrimde. Daha sonra Könige gireceğim, “Ooo Can, nasilsın?” diyecek Yunan dostum Hari. Onun Türkçe konuşmasına inat ben İtalyanca cevaplayacağım. Gece biterken çantamı bir kez daha sırtıma vurup yurduma gireceğim. Ama önce Hariye kendi dilinde “İyi geceler.” diyeceğim.

2 ya da 3 Ocakta tekrarlanacak bunlar ve bundan sonra umarım bitmeyecek bu seyyahın yolculukları. Yarın Bolzanoda geçecek son haftasonuma hazır olacağım, haftasonu yapacağım son toplantı olacak yarın ki. Pazar günü mü? O gün vizeye çalışacağım. Gezginlik kadar derslere de önem vermeliyim.

Biterken : Manga – Yalan (PowerTürk Rock Web Radyosu)

undan sonra umarım bitmeyecek bu seyyahın yolculukları. Yarın Bolzanoda geçecek son haftasonuma hazır olacağım, haftasonu yapacağım son toplantı olacak yarın ki. Pazar günü mü? O gün vizeye çalışacağım. Gezginlik kadar derslere de önem vermeliyim.

Biterken : Manga – Yalan (PowerTürk Rock Web Radyosu)

Zaman -4

Beş günlük bir tatilin yarın son gününe gireceğim. Aslında tatil dört gündü ama bana yarın da ders yok. Üç haftadır şehir dışına çıkmıyorum haftasonları bu sebeple verimsiz geçtiğine inanıyorum bu günlerin. Ama bu tatil biraz daha farklıydı sanki.

Uzun zamandır yapmak istediklerime başlama fırsatı buldum. Kendi kod bankamı yaratmaya başladım ve bunu internet geneline açmak için altyapıyı hazırlamaya başladım. Hazır kod işine girmişken Phyton ve Perl e de bir el atayım dedim. Elimi verdim sanırım kolum da orada kaldı. Araya bir de ActionScript ve Çağatay Çebi web sitesi için Java dersleri yazma işi girince. Dolu dolu kafa kaşıyacak vakit bırakmayan bir dört gün geçirdim. Buna rağmen eğlenceme de vakit ayırdım.

İnancın evinde Türk gecesi olsun, Latinoda bira yuvarlama olsun, yeniden Uplinke dönüş olsun. Eğlenceyi elden bırakmadım.

Bu arada sık sık da zamanı düşündüm. Saate baktıkça geçmeyen ama gün bazında tutmaya kalktığında ellerimin arasından kayıp giden zaman.

Saniyeler ne kadar yavaş, saliseler bile çok yavaş bence ama günler ve yıllar nasıl da hızla kayıp gidiyor ellerimizin arasından. Saate bakıp bekledikçe geçmek bilmiyor zaman. Yaşamaya bakayım dediğimde ise bir anda yaşamaya vakit kalmıyor sanki.

Boş oturdukça her bir saniye uzuyor, büyüyor, geçmiyor. Bir şey yapayım desen ayların ve hatta yılların nasıl geçtiğine hayret ediyorsun.

Sakin bir nehrin şaşırtıcılığı var zamanda. Nehire bakmazken o coşkun su sesi yanıltır insanı çok hızlı gibi gelir sanki nehir. Dönüp baktığında ise usul usul akan bir nehir vardır karşında. Sen dolunayın altında, köprünün üzerinde nehri seyrederken o usulca akar seni takmadan. Durdurayım desen, ellerinle tutmaya kalksan sadece damlalar kalır ellerinde. Yaşadıklarından geriye kalan anılar gibi. Küçük, güzel damlalar.

Her anı güzel değildir deme bana. Güzeldir yaşamda geçen her an. Hepsi deneyimdir insana. O kötü dediğin anı olmasa deneyimsiz olacaktın o konuda. Ve evet tarih tekerrürden ibaret olduğundan o deneyim gerekecek sana, belki gerekti bile.

O damlaların değerini bilmek gerek. Küçük, güzel, saf damlalar. Aklımızda zamanın bıraktığı izler gibi, küçük, güzel, saf…

Biterken : Pinhani – Beni Al

Bilgisayarı Düşündürmek

Kimi zaman bir yazılımı kullanırken, kimi zaman bir oyunun ortasında, kimi zaman küçücük bir flash oyunda; bilgisayarı düşündürebilenler beni şaşırtıyor.

Bilgisayarın kendi kendine karar verebilmesini sağlamak, yapay zeka denen olguyu ortaya koymak, bilgisayarı düşünmeye itmek işte bu benim hayran olduğun ve yapmak istediğim şey.

Üstelik bunu bir de seviye seviye yapıyorlar oyunlarda kolay, orta, zor diye gittikçe daha iyi düşünüyor. Ne yapacağını senden önce biliyor sanki.

Bir çırpıda bütün olasılıkları hesaplayıp en iyisini seçmekte yatıyor iş çoğu zaman ama o olasılıkları o kadar hızlı hesaplatmak bir yetenek olsa gerek. Kendimi her zaman vasatın üzerinde bir kod yazarı ve iyi bir algoritma yazarı olarak gördüm. Ama konu yapay zekaya denk geldiğinde kilitleniyorum. Ya çok iyi bir şey istiyorum ondan yapamıyorum ya da gerçekten yapay zekaya dair bir problemim var.

Her ne olursa olsun ben ileride bir oyun programcısı ve daha da ötesinde bir oyun stüdyosu yöneticisi olmak istediğim için yapay zekayı anlamalı, çözmeliyim. Bilgisayarı düşündürebilmeliyim. Bilgisayarımı düşünmeye ikna etmeliyim.

Hadi Johanna bu gece beraber düşünüyoruz.

Biterken : Yüksek Sadakat -Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer

Kendimi sevmiyorum

İlginç bir şekilde çocukluktan gelen bir özelliğimden nefret ediyorum. Nedenini, nasılını, ne zaman başladığını bilmiyorum ama yeni tanıştığım insanlarla iletişim kurmakta zorlanıyorum. Çekingenlik, utangaçlık veya mallık diyebiliriz. Bence üçü de uygundur. Bir türlü rahat olamıyorum, hayır ne kaybedebilirim diye düşündükçe verdiğim cevap sürekli hiç oluyor. Kazanabileceğim onca şey varken.

Sadece bu özelliğimi yenmek için elimden gelen her şeyi yaptığıma inanıyorum ama hala küçük bir gelişme dışında bir şey kaydedemedim.

Bu küçük problem söz konusu ikili ilişkiler olduğunda devasa bir probleme dönüyor. İkili ilişkilerden kastım bayanlarla olan ikili ilişkilerimde sürekli geride duran, sürekli çekingen takılan, bir şeyler söylemek isteyip de söyleyemeyen bir insan oluyorum.

Oysa ki ne kadar istiyorum yakınında olmayı, konuşmayı, gülmeyi, eğlenmeyi onunla beraberken ama olmuyor. İstesem de yapamıyorum (eğer sarhoş değilsem o zaman bu duygu siliniyor. Ama sürekli de sarhoş gezemem.)

Bu konunun biraz daha üzerine gitmek için ehavk kayıt dönemini kullandım, şu anda AIESEC görevlerini bu konuda kullanıyorum. Elimden gelen en kısa sürede bu duygudan kurtulup rahat bir insan olmak istiyorum.

Keşke nedenini bildiğim bir şey olsaydı bu problem o zaman sorunun köküne iner dipten hallederdim ama yok öyle de değil. Uzun lafın kısası bıktım utangaç, çekingen bir insan olmaktan bunu yenmek için öneriniz varsa yorumlarda alabilirim bu önerileri.

Dinmeyen Özlem B.A.L.

Bundan bir saat önce biraz kestirmek için yatağıma uzandım. Aslında amacım iki saatlik akşam yemeğine kadar bir kestirmeydi ama gördüğüm rüyalar beni erken uyandırmaya yetti.

Yatmadan önce Facebook üzerinde bir arkadaşımın lisemde, B.A.L. da çekilmiş fotoğraflarına bakmıştım. Ne kadar özlediğimi hatırlamıştım o günleri, sınıfımı, arkadaşlarımı, öğretmenlerimi, kantinlerimi, korumu… Saymakla bitmeyecek şekilde her köşesini, her anını.

Şimdi de BALMED e üyeyim. Sürekli onlardan gelen e-postalarla ve etkinliklerle liseme bir nebze bağlı kalıyordum ta ki Erasmus çıkana kadar. Burada tek yapabildiğim okumak oluyor o e-postaları İzmirde katılma imkanım da olurdu bu etkinliklere.

Rüyamda yine şu anda yaşadığım sokakta via Carducci de BALMED şubesi vardı. Şu anda Kolping Haus’un olduğu yerde ben de onların ofisindeydim, pencereden dışarı bakıyordum ve karşı bina “Aman tanrım! Şaka gibiydi.” Bütün binada, şimdiki König Barın üstünde kalan her katta BALMED tarafından açılmış, BAL Kreş, BAL Dans, BAL Spor Klubü gibi küçük şubelerle doluydu.

B.A.L. ı ne kadar özlediğimi o tabelaları okurken anladım. Rüyamda bile o okuldaki iyi kötü bütün anılarım gözümde canlanıyordu. Gittikçe hatıralar daha canlı, rüya daha soluk oldu ve ben içimde dinmeyen bir B.A.L. özlemiyle yatağımdan kalktım.

Ne kadar istesem de zamanın geri dönemeyeceği gerçeği bir kere daha tokat gibi inmişti uyku mahmuru yüzüme, bir kere daha anlamıştım geçen zamanın değerini bilmemenin zorluğunu, bir kere daha kavramıştım anıları, anları ölümsüzleştirmenin önemini.

Biterken :  Serserim – PowerTürk Slow Web Radyosu

Faili Meçhul Kıyak

Fikir Atölyesinin ürettiği bir oyun Faili Meçhul Kıyak ya da kısaca FMK.

Oyunun amacı basit günümüzde gülümsemeyi unutmuş bizlere birilerini gülümsetebilme imkanı sağlamak ve bu gülümseme karşılığında da başkasını memnun etmekten haz duymayı hatırlamak.

Oyunda yapmanız gereken tek şey faili meçhul bir iyilik yapıp bir de FMK kartı bırakmak. Daha sonra iyilik yaptığınız kişiyi izleyip de gülümsemesini görmek ya da görmemek size kalmış.

Daha ayrıntılı bilgi için işte Fikir Atölyesinin konuyla ilgili yazısı :

http://www.fikiratolyesi.com/2009/02/27/faili-mechul-kiyak/

Ayrıca böyle güzel bir fikri yaydıkları ve hayata geçmesine vesile oldukları için kendilerine de ne kadar teşekkür etsek azdır sanırım.

Yeter

Aslında bunları buraya yazmayı hiç düşünmüyordum ama o kadar sinirliyim ki bir yere kusmalıyım kinimi.

Bütün Makedon halkından nefret etmeme az kaldı ve komşu ülkelerinden. Hayır şurada bu akşam ikinci kavgamı yaşadım ikisinin de içinde Makedon çingeneleri vardı. Ve olaylar hep ben hiç bir şey yapmaz sessiz sakin otururken beni buluyor. Anlamıyorum gerçekten anlamıyorum, ben buraya okumaya geldim ama kavgalar benden uzak durmuyor.

İlk kavgada König de çalışan Sırp eleman yine König de çalışan ve yakın arkadaşım olan Yunanın kız arkadaşını başta Yunanı kızdırmak için şaka amaçlı sözle taciz etti. Bir güldük, iki güldük, sonra laf söyledik susmadı. En son Königi kapatırken birbirlerine girdiler ve Sırbın Makedon arkadaşları da olaya girince ben de yiğitliğe bok sürdürmeden Yunanın yanında önce ayırma amaçlı sonra da kendimi kaybedip Sırbı yere sırt üstü vuracak şiddette girdim. Eyvallah onda ayırmak için gerekenden biraz fazla güç kullandım kabul ediyorum.

Ama bu akşam, bu akşam resmen kavga geldi beni buldu. Könige takılan Makedon bir pezevenk var. Hayır, küfür değil gerçek pezevenk hayatını kadın vücudu satarak kazanan bir şerefsiz. Adamla merhabamız bile yok doğal olarak. Gecenin içinde Alman arkadaşımdan “OKe gidelim mi?” diye mesaj gelince Yunan, sevgilisi ve ben gitmeye karar verdik. Ne olduysa bundan yarım saat, kırk beş dakika sonra oldu. Biz bardan çıkmak üzereyken Yunanın ortalığı toparlaması gerekiyordu ve içeride barın sahibi ile beraber bu pezevenk ve arkadaşları takılıyordu.

Bu pezevenk ben kapının yanında beklerken önce elimdeki telefona vurdu. “Ne var?” diyince “Ne ne var?” gibi bir cevap aldım ama ikinci bir kavga istemediğim için sineye çektim. Daha sonra dışarı çıkıp içeri girmeye her geçişte de kasıtlı omuz atmaya başladı, yine biraz kenara çekilip sineye çektim. Bu arada Yunan geldi “Bir şey içer misin? Bir on dakika daha işim var.” dedi. Ben de antibiyotik kullandığım için alkol almadığımdan çay istedim. Sonra çıkıp dışarıda çayımı içmeye başladım.

Dışarıda beklerken pezevenk yanıma geldi “Neden evine gidip uyumuyorsun?” dedi. “Uykum yok.” diye cevap verince “Uyumak zorundasın.” dedi. Daha sonra “Yunanı bekliyorum.” dediğimde “Sen git uyu o bizimle burada içecek.” derken Yunan geldi ve “İşim bitince gideceğiz.” dedi. İşler de o noktada koptu zaten. Pezevenk elimdeki yarısı dolu bardağı aldı yere atıp kırdı. Ben barın sahibi olan arkadaşıma baktım tamam bir şey yok dercesine bir işaret yaptı. O sırada Yunan da bana “Tamam sen git beş dakika sonra görüşürüz.” dedi. Tam arkamı dönmüş yürüyordum bir el omzumdan tuttu. Bizim Yunan “Gel buraya. Sen benim arkadaşımsın.” dedi. Beni yanına çekti ve pezevengin üzerine çullandı.

Bu sefer kavga istemediğim için ben de herkes gibi ayırmaya çalıştım ve bu sefer rakibi değil arkadaşım olan Yunanı tutup kenara çekmek için elimden geleni yaptım. Ama ara ara birbirlerine girmelerine kimse engel olamıyordu. Bu anlardan birinde pezevenk Yunanın kafasına elindeki bardakla vurunca işler iyice kızıştı.

En son ayırmayı başardığımızda bizimkini içeri sokup pezevengi kovduk. Bizimki içeride sinirle bir bardak kırıp elini kesti. Ona pansuman vesaire yaparken pezevengin aklı başında arkadaşlarından biri de yanımızdaydı bu sefer o bana çıkıştı ne dediğini anlamasam da ses tonu anlamam için yeterliydi. “Ne yaptım ya ben?” diye çıkışınca yine biraz söylenip pansumana yardıma gitti.

Yaklaşık iki saatte bizimkini anca sakinleştirdik, bu arada ben küçük çaplı bir sinir boşalmasıyla titremeye ve ağlamaya başladım filan derken. Bu saatte Königi kapatıp çıktık. Yurdumun sokağına kadar da barın sahibi ve Yunan bana eşlik ettiler. Sokağın içinde de König de çalışan Polonyalı garson kadın ve arkadaşıyla beraber yürüyerek yurduma vardım.

Ama artık yetti. Efendi efendi otururken, kapının önünde çayımı içerken neden bu kavgalar beni buluyor anlamıyorum? Neden? Yazarak biraz sinirimi attığım için mutluyum.

Ama o pezevengin yüzünden zaten zar zor görebildiğim Alman arkadaşımla olan randevumu kaçırdım, gerçekten boktan bir gece geçirdim ve aslında şu anda pezevengin yaptıkları için intikam isteyen Yunan arkadaşıma bütün kalbimle katılıyorum.

Bir şekilde bunu ödemeli ama bence cezayı biz değil, polis vermeli hazır hayatını kazanma yolu yasadışı bir faaliyetken bundan yararlanarak cezasını çekmesini sağlamalıyız.

Neyse bu kadar yazdığım yeter.

Biterken : Yeni Türkü – Göç Yolları (da bitti)

Karmaşık, çapraşık

Ne desem ki bilmiyorum duygular çekiştiriyor dört bir yandan.

Bir yanda özlem, diğer yanda özlendiğini bilmek. Bir yanda geri dönme arzusu, diğer yanda buradan ayrılmanın verdiği zorluk.

Sürekli yaşanan gel-gitler bu duygular arasında. Bir öyle bir böyle geçen günler. Bir gece barda kavga ertesi gece aynı barda parti.

Dengesiz bir hayat, sanırım denge yine geri dönünce sağlanacak. O zaman dişimi sıkıp kalan sekiz ayı da geçireceğim. Az kaldı sadece sekiz ay. =)

30 Ekim 2009

Bu satırları yazarken takvim 30 Ekim 2009 Cuma gününü saatim ise 19.35 i gösteriyor. Uluslararası öğrenci hapishanesi olarak ün yapmış, kime “Rainerumda yaşıyorum.” desem “Memnun musun?” sorusuna yol açan yurt odamda oturuyorum.

Ve Eternal Sunshine Of The Spotless Mind filminde Jim Carrey nin söylediği cümleye katılıyorum. “Şu anda sadece mutluyum.” Repliğin orijinalini bulsam iyi olur sanırım böyle pek etkileyici olmadı.

Yine kendi ellerimle yaptığım Türk kahvesinin sonuna geldim. Yemeğin üzerine beni kahve kadar mutlu eden bir şey yok. O rehavet halinde kahvenin özellikle az şekerli kahvenin yerini ne alabilir ki?

Az sonra odamdan çıkıp yurt müdürüyle beraber Türkiye hakkında bir sunuma katılacağım ve galiba benden kısa bir konuşma yapmamı istedi. Biraz daha İtalyanca çalışmam lazım. Hariye kalırsa o sinemaya git diyor ama bence sinema için erken.

Rehavet gittikçe ağırlaşıyor, mutluluk hali nasıl rahatlatıyor insanı. Sunumda bu rahatlıkla uyursam ilginç olur. Yaklaşık iki haftalık “Türkiye. Dün, bugün, … yarın” başlıklı bir kültürel etkinliğin parçası bu sunum.

Bilgisayarım tamirden döndüğünde ben de AIESEC kapsamında üniversite öğrencilerine bir sunum yapacağım. Bilgisayarın bozuk olması sebebiyle uzun bir aradan sonra duygularımı kağıt kalem kullanarak somutlaştırıyorum. Bu şekilde yazmayı özlemişim.

Aslında yazacak çok şey var ama tembelliğimden oturup da yazmıyorum. Mutluluğun zirveye ulaşması tetikledi yine yazma isteğimi.

Zaten duygular zirve yapmadan yazamıyorum güzel şeyler.

Dün gece yine utangaçlığımdan, çekingenliğimden utandım. Salak gibi susuyorum yeni tanıştığım bir grupta. Konuşsam ne olacak, ne kaybedeceğim, kazanabileceğim yeni arkadaşlardan çok mu bir şeyler kaybetme ihtimalim.

Yazım iyice tek çizgiye dönmeye başladı yazının sonuna doğru. Bu genelde uykulu iken olur. Bazı derslerde sadece düz çizgi çizdiğim bile olmuş. İlginç bir şey hem uyuyup hem not tutmaya devam etmeye çalışmak. Sonuçta ne uyuyabiliyorsun ne not tutabiliyorsun.

Neyse artık gitme vakti aslında daha çok şey geliyor içimden ama yurt müdürüne gecikmemem lazım. Zaten kızlar geliriz dedikten sonra ektiler. Nasıl açıklayacağım adama durumu bilmiyorum.

Evet sevgili defter artık seni kapatma vakti iyi geceler.

Design a site like this with WordPress.com
Get started