Esnek Çalışma Saatleri

Bir iş ilanında “Esnek Çalışma Saatlerine uygun çalışma arkadaşı” aranıyorsa genel kanı odur ki geceyarılarına kadar çalışabilecek insan aranıyor. Gerçek de böyledir çoğu zaman.

Hele bilişim sektöründe, biraz da önemli bir mevkideyseniz gecenin bir yarısı telefonunuz çalabilir ve biri “Ahmet Bey, server çöktü.” gibi bir şey söyleyebilir. Bu büyük şirketlerin, bilişimcilerinin kaçınılmaz sonudur diyebilirim. Özellikle müşterileriyle çevrimiçi bağları da bulunan şirketler, bu hizmetleri aksamasın diye bütün bakım/onarım işlerini trafiğin en az olduğu saatlerde (ki genelde gece 1 den sonra) yaptıkları için. Herkes uyurken biz çalışırız.

Kod yazarken, planlama yaparken, yazılım geliştirirken sakin kafaya ihtiyaç duyduğumuzdan gece saatlerini tercih ederiz. Yani yine siz uyurken biz çalışırız ve önünüze kullandığınız yazılımları koyarız. Gün içinde ne mi yaparız? Günlük işler tabiki, okulu olan okuluna, işi olan işine(bir çalışıp beş geyik yapmaya). Çalışma saatlerimiz esnektir yani.

Gece gündüz demeyiz. Her daim nöbetçi doktor/eczane gibiyiz. Bir telefon kadar yakın, bir uzak masaüstü bağlantısı kadar yanınızdayız. Bunların farkında bir bilişim öğrencisiyim. Bir bilemediniz iki sene sonra mezun olmuş olacağım lisans derecesiyle. Üzerine belki yüksek lisans.

Peki ben neden yazıyorum bu yazıyı? Övünmek, mesleğimi yüceltmek için mi? Aslında hayır. Tamamen teşekkür amaçlı başladım yazıya.

Free University of Bozen/Bolzano (Libera Universita di Bolzano) nun I&CT (Information & Communication Technology) ekibine teşekkür etmek için başladım. Bundan iki gün önce çarşamba günü akşamüstü beş sularında yurtta internet bağlantımız kesildi. Yurdun tamamı bilgisayar bilimleri öğrencisi olunca bir nevi kıyamet koptu diyebilirim yurdun içinde. Buna rağmen uluslararası öğrenci hapishanesi olarak bilinen yurdumun sevimli(!) gardiyanları, üniversiteden gelen teknik ekibi içeri almayınca arızanın tadilatı ertesi güne sarktı.

O gün de bize bir e-posta gönderildi. E-postada bizim yurdun bağlantısından sorumlu kişinin paskalya tatiline erken başladığı ve onun yerine diğer bir kişinin arızayla ilgileneceği ama çözümü garanti etmedikleri yazıyordu. Akşam 6 sularında hala internet bağlantımız olmayınca, mesai saatinin bitmesini ve paskalya tatilinin başlamasını göz önünde bulundurarak dört günlük bir kesintiyi göze almıştım. Ta ki arkadaşımın bilgisayarını onarmak için onun evinde maillerimi kontrol edene kadar. Saat akşam dokuzda okuldan bir e-posta daha gelmişti arızanın giderildiğine dair.

İşte o zaman bilişim sektörünün ne kadar “esnek saatli” bir sektör olduğunu bir kez daha anladım. En önemli dini bayramlarından biri sebebiyle tatili başlamış bir bilişim çalışanı, bizim için kendi kişisel zamanından fedakarlık etmiş ve bağlantımızı onarmıştı.

Buradan Free University of Bozen/Bolzano nun I&CT takımına teşekkürü borç biliyorum. Her ne kadar onlar bunu okuyamayacak olsalar da.

Biterken : Gripin – Durma Yağmur Durma

Ateistin Gözünden

Kimi kızar bana, kimi aynı fikirde, bazısı hiç karışmaz. Bir dinin, bir yaratıcının varlığına inanmıyorum ben. Bilimin bir gün insanların zihnindeki Tanrı imajını öldüreceğine, her şeyi bilimin açıklayacağına inanıyorum. Dünyadaki her olayın bilimin, evrenin kuralları dahilinde olduğuna. Kimi panteizm diyor bu inanca, kimi doğrudan ateizm. Belki de ateizmin bir kolu panteizm de.

Bu yazıyı okumaya başlayan inançlı insanlar hor görecek beni; “Gavur”, “Kafir” ve “Dinsiz” diye etiketleyecekler. Ama onlar bilmez ki ben sabah ezanıyla uyanırsam eğer gönlüm huzur dolar; bir kiliseye girdiğimde günah çıkaran, dua eden, mum yakan insanları izlerken gönlüme huzur, içime bilmediğim bir duygu çöker.

En son okuduğum kitabın etkisinde yazıyorum bu satırları : Elif Şafak – Aşk. Kitapla ilgili hiç bir yorum duymamış, okumamıştım başlamadan önce. Kitaba dair tek bilgim bazı hemcinslerimin pembe kapaklı kitap taşımak erkeğe yakışmaz düşüncesi sebebiyle yayınevinin bir de siyah kapaklı baskı yaptığıydı ve kitabın basit, alelade bir aşk romanı olacağını zannediyordum.

Oysa kitap sufizm, Mevlana, sema, Şems-i Tebrizi ve Allah aşkından bahsediyordu. Etkileyici ve sürükleyici bir üslubu var.  Kitabı okurken çokça düşünüyor insan.

Belki bildiklerinden, inandıklarından vazgeçmiyor ama düşünüyor. Kendine nasıl daha huzurlu bir yaşamın kapısını açabileceğini, neyin sesini, semanın güzelliğini düşünüyor. İnsanı düşünmeye itiyor kitap. Düşündükçe karşısına cevaplardan ziyade sorular çıkıyor yeniden. Daha fazla düşünüyor insan.

Kitap bittiğinde elinden bırakmadan düşünmeye devam ediyor sayfalara bakarak.

Tasavvuf tabirinin sadece İslamla sınırlı kalmamasını, diğer dinlerce de, dinsizlerce de yaşanmasını istiyor. Neyin sesine kulak verirken, semazenlerin dönüşlerini, Haktan aldıklarını halka dağıttıklarını izlemek istiyor.

Zaten Mevlananın sözü değil midir “Gel, ne olursan ol yine gel” diyen? Bir barış, bir huzur arayışı değil midir Mevlevilik? O zaman neden sizden farklı düşünenlere bu öfke?

Neden inanmayan bir insanın bile ezan sesinde, kilisede, cami avlusunda huzur bulabileceğine dair inançsızlık? Neden onca suçlama, hakaret ve yaralama?

Biterken : Youtube da çeşitli ney ezgileri

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Yabancı bir aidiyet hissi

Dün gece Bolzano sokaklarında yürüyordum tek başıma. Piazza Domenicaniyi geçtim, ardından postaneyi geçip sağa Via dell’Isarco ya ye girdim. Amacım davet edildiğim üzere Papperlapapp a gidip Marieyi görmekti. Yapmadım.

Üzerimde bir t-shirt ve gri ceketim ellerim ceketimin cebinde sanki yıllardır bu sokakları arşınla gibi yürüyordum. Tuhaf bir aidiyet hissi. Sanki Bolzano benim, ben Bolzanonun birer parçası gibiydik ama öte yandan sokağın sağına soluna sıralanmış elit görünen barlardaki takım elbiseli adamların, şık kadınların beni tamamiyle yabancı gördükleri bakışları üzerimde hissediyordum.

Piyano sesi yükselen barın önünden geçerken kendi aralarında Almanca / İtalyanca konuşan insanların nedense bana serseri gibi baktıklarını hissediyordum. Ve Bolzanoya yabancılaşıyordum o anda. Düşünüyordum acaba saçım mı, sakalım mı, giyim tarzım mı yoksa tek başıma yürümem mi bana bakmalarına sebepti?

Onlar bana bakana kadar kendimi Bolzanonun bir parçası gibi hissediyordum ya sonra? Her şey tamamen yabancılaştı. Normal bir çarşamba akşamına kıyasla boş olan sokaklardan bir hüzün yağdı yüreğime. Papperla ya giremedim. Camdan baktım içeride bir müşteri ve Marie vardı sadece. Arkamı döndüm.

Piazza Domenicaniye geri geldiğimde havada sanki bir ölüm sessizliği vardı. Her zaman müşterisi olan -kimi zaman liseliler, kimi zaman serseriler, kimi zaman aileler, ilginç bir mekan. – Königde bir tane bile insan yoktu, Temple Bar adındaki İrlanda Pub ı, her gece tıklım tıklım dolu olan Bar sinek avlıyordu.

Bir kahve içimlik König de oturdum. Daha önce pek çok olaya şahit olduğum, kavgaların ikisine fiilen karıştığım bar ne kadar sessizdi. Bütün gece oturup huzur bulabilirdin o barda. Kahvemi bitirdiğimde ağır adımlarla bir dakika yürüyüş mesafesindeki yurduma döndüm.

Hayatımda kendimi en yabancı ama en ait hissettiğim yerlerden birine. Çok garip her şey benim düzenime göre işiyor burada ama yine de her şey yabancı. Dışarıdan döndüğümde evime dönmüşçesine rahatlıyorum, ama bir an geliyor ki onun bana benim ona ait olmadığımı hissettiriyor bu şehir, bu oda.

Aynı anda hem ait olup, hem de yabancı olmak. Bir yandan kalmayı bir yandan gitmeyi istemeye sebep oluyor. Sonunda ne yapacağını bilmeden ellerin ceketinin ceplerinde sokakları arşınlıyorsun. Dün gece yaptığım gibi.

Biterken : Apocalyptica – Refuse, Resist

Hacker olmak

Hacker kelimesi günümüzde bilgisayar korsanı ile eş anlamlı hale geldi. Oysa ki gerçekler böyle değil.

Aslen hacker bir konuda fazlaca bilgili olup o konudaki kısıtlamaları aşarak ekstralara ulaşabilen kişidir. Yani bir nevi amacına ulaşmak için sorunların, engellerin etrafından dolaşabilen kişidir. İlk hackerların MIT nin bilgisayar laboratuvarına konulan güvenlik sistemlerini ve böylece kotaları aşabilen öğrenciler olduğuna dair makaleler vardır internette. Aynı grubun okulun terasına çıkıp içki içmesi de bir hack örneği olarak gösterilmektedir, çünkü terasta normalde ulaşıma kapalıdır.

Ancak bilgisayardan önce de hackerlar mevcuttu. Bedava arama yapmak için, arama kabul etmeyen bir hapishane telefonunu aramaya açarak içerideki suç ortağına ulaşmak için telefon hatlarını ve santrallerini hacklemiş üstadlar da mevcuttur.

Hackerlara verilen bir diğer ünvan ise üstad idir. Çünkü bu insanlar alanında oldukça bilgilidir. Öyleki hemen her türlü engeli bir süre araştırma ve çalışma yaptıktan sonra geçebilirler.

Peki ya bilgisayar korsanları, onların gerçek adı cracker dır. Yani kırıcı. Onların işi yazılımları kırarak bedava kullanmak, sistemleri kırarak bilgileri çalmak, banka ve e-ticaret sistemlerini kırarak para çalmak, kırdıkları sistemlerdeki bilgileri satarak sanayi casusluğu yapmak, mail listelerini elde edip bunları spam şirketlerine satmaktır.

Ancak crackerlar da dört ana bölüme ayrılır kendi içlerinde:

1) Lamer (ezik)
Lamerlar herhangi bir yazılım ve donanım bilgisine sahip olmayan orta düzey bilgisayar kullanıcıları grubundan çıkar genellikle. İnternette forumlardan, “hacker” mail listelerinden, “hack” sitelerinden buldukları programları kullanarak. Web sitesi, MSN, Skype, facebook hesabı gibi sistemlere girerek arkalarında genellikle “Bu site/hesap xxx tarafından hacklenmiştir.” gibi yazılara bırakarak gösteriş yapan insanlardır. Yaş grubu genelde lise çağlarından başlar ve üniversite civarında akıllanmış olurlar.

2) Script – Kiddie (Kod çocuğu)
Lamerlara nispeten script-kiddielerin kod yazma konusunda yeteneği vardır. Bunlar internette buldukları programları kullanmanın yanısıra kendi kodlarını yazarlar veya buldukları kaynak kodları değiştirirler. Böylece daha kendilerine has yöntemler geliştirebilirler. Ancak genelde faaliyetleri lamerlardan öteye geçmez.

3) Black Hat (Siyah şapkalı)
Bu cracker türü en çok korkulması gerekenlerin başında gelir çünkü bunlar üstad seviyesine gelmiş bilgisayar korsanlarıdır. Engelleri aşmak konusunda bilgili; kendi araçlarını, rootkitlerini, virüslerini kendileri yazan; kıracakları sistemi izleyen; kırmak için planlama yapan; içeri girdikten sonra iz bırakmamaya özen gösteren ve genellikle kendileri için bir açık kapı bırakan gruptur. Amaçları genellikle kişisel çıkardır. Sistemleri kırarak içerideki bilgilerden para kazanma amacı güderler. Bazen de sırf intikam için çalıştıkları olur.

4) White Hat (Beyaz Şapkalı)
Bu grup siyah şapkalılar ile aynı yeteneklere sahip olmasına rağmen amaçları tamamen farklıdır. Genellikle sistemin sahibi olan şirket tarafından kiralanırlar ve sistemin açıklarını bulup nasıl yamayacakları konusunda şirketi bilgilendirmesi istenir. Amaçları sistemleri daha güvenli kılmaktır. Bunun için bir crackerın sahip olduğu tüm yetenekleri kullanarak sistemi kırmaya çalışırlar. Ve açıkları raporlarlar. Aynı zamanda bu kişilere güvenlik uzmanı da denir.

Evet, geçtiğimiz hafta pek çok konu aklımdan geçti ancak yazmaya üşendim en son ise bu konuda karar kılıp burada yazmaya uygun gördüm. Önümüzdeki günlerde daha sık yazmayı ve blogumu bu kadar boşlamamayı umut ediyorum.

Çeviklik Manifestosu (Agile Manifesto)

2001 yılında yazılan ve o günden bugüne binlerce programcının altına imzasını koyduğu, Çevik Programlama(Agile Programming) yönteminin kurallarını koyan çeviklik manifestosunun bir çevirisini ve Çeviklik Esaslarının (Principles behind the Agile Manifesto) bir çevirisini yayınlamaktan mutluluk duyuyorum.

Manifestoya buradan: http://agilemanifesto.org/
Esaslara buradan:  http://agilemanifesto.org/principles.html ulaşabilirsiniz.

Çeviklik Manifestosu

Daha iyi yazılım geliştirmenin yöntemlerini, uygulayarak
ve başkalarının uygulamasına yardım ederek,
su yüzüne çıkarıyoruz.

Bu çalışmayla değerlerimiz :

Bireyler ve etkileşimler, süreçler ve araçlardan
Çalışan yazılım, kapsamlı dökümantasyondan
Müşteri ile işbirliği, kontrat görüşmesinden
Değişikliklere yanıt vermek, bir planı takip etmekten
önce gelir.

Her ne kadar sağda yazılı olanlar da değerli olsa da
Biz soldakilere daha fazla değer veriyoruz.

Çeviklik Esasları :

  • Öncelikli hedefimiz faydalı yazılımın erken ve sürekli teslimatıyla müşterimizi tatmin etmektir.
  • Geliştirmenin sonlarında da olsa değişiklikleri hoş görürüz. Müşterinin rekabet avantajı için çevik programlama değişikliklerle başa çıkabilir.
  • Çalışan yazılımları kısa sürede teslim ederiz, bir kaç haftadan bir kaç aya kadar, kısa sürmesini yeğleriz.
  • Geliştiriciler ve iş adamları proje boyunca her gün birlikte çalışmalıdır.
  • Projeleri motive bireyler üzerine kurun. İstedikleri ortamı ve desteği sağlayın ve bu işi yapacaklarına güvenin.
  • Geliştirme takımıyla ve takım içinde bilgiyi paylaşmanın en etkili ve verimli yolu yüzyüze konuşmaktır.
  • Sürecin öncelikli ölçütü çalışan yazılımdır.
  • Çevik süreçler sürdürülebilir geliştirmeyi teşvik etmelidir. Sponsorlar, geliştiriciler ve kullanıcılar süresiz olarak sabit bir hızı koruyabilmelidirler.
  • Teknik mükemmeliğe ve iyi tasarıma sürekli dikkat etmek çevikliği ileri taşır.
  • Sadelik – yapılmayan iş miktarını azami tutma sanatı – hayati öneme sahiptir.
  • En iyi mimariler, gereksinimler ve tasarımlar kendi kendine organize olmuş takımlardan çıkar.
  • Düzenli aralıklarla takım nasıl daha verimli olacağını konuşur ve buna göre davranışlarını ayarlar.

“Bir hackerın manifestosu”ndan sonra bilgisayar dünyasına ait sevdiğim ikinci manifesto. Umarım siz de çevik geliştirme sürecini kullananlardansınızdır.

Biterken : Yıldız Tilbe – Delikanlım ( Teşekkürler WMPlayer rasgele seçeneği )

Kalbimdeki Prenses: Smyrna

Ben bu satırları yazarken hayatımda benim için çok önemli olan bir yerden uzakta geçen yaklaşık 145. günüm doluyor olacak. Meraklısı için hesaplamak isterse diye 31 Ağustos 2009 07.00 den beri ayrıyım güzeller güzeli şehrimden.

İzmir olmadan yaşayamam diyen biri için zor geçti bu 100 küsur gün. Her fotoğrafında, her şarkısında anılar beynime, yaşlar gözüme doldu. Yine şanslı nesiliz, arkadaşlarımla, ailemle internet ve telefon vasıtasıyla haberleştim hep. Aslında bu her ne kadar şans olsa da bir yandan da her şeyi daha kötüye sürükleyen bir imkan.

Arkadaşlarınız “Seni özledik. Ne zaman geliyorsun?” dedikçe anılar sel olup akıyor beyninizden. Bir insanı en çok özlemek değil de özlendiğini bilmek yıpratıyormuş onu öğrendim ben bu yüz küsur günde. Sevmek değil de sevildiğini bilmek mutlu ediyormuş en çok.

Yazık ki en çok yakınında olmak istediğime yakın değilim, prensesime, Smyrnama, İzmirime yakın değilim. Sadece haberlerini almak onu yaşamanın, onunla yaşamanın yerini tutmuyor. Proje sabahlamalarında balkondan denizin üzerindeki sıçtın mavisini görmek, arkadaşlarla gün batımında güneşin gerçekten batan bir gemi gibi denize gömülüşünü izlemek, bunu bir de kız arkadaşlar yapmak bunların yerini hiç bir şey tutmuyor.

İzmirden uzak yaşayamam derdim, deniz olmadan yaşayamam. Ufku olmayan şehirde üç ayım bitti, dördüncünün bitmesine sayılı gün kaldı ve ben gerçekten yaşamıyorum. Zannedilenin aksine, “hayat sana güzel” diyenlerin aksine İzmirden uzak olmak yıpratıyor beni.

Geziyorum, eğleniyorum, oyalanacak bir şeyler buluyorum ama bir an boş kalmasın bu aklım. Kordonun çim barı, Viran Gönüller Kahvesi, topluluklar merkezi, evimin balkonu beliriyor aklımda. Arkadaşlarım doluşuyor bu mekanlara, beraber içiyoruz, gülüyoruz, faaliyete gidiyoruz, ağlıyoruz, bakıyorum Ege beni terk etmiş ben Uğurun omzunda ağlıyorum anılar yer değiştiriyor ehavk faaliyet otobüsü bağıra çağıra şarkılar söylüyoruz biri “maximus” diye bağırıyor, başka bir anı geliyor İzyuvadayız final öncesi sabahlaması bakkala kim gidecek kavgası var evde, bir başkası gece dört ağustos sıcağı açık balkon kapımdan devasa bir böcek giriyor ses yapmadan öldürmek için iki saat harcıyorum o yorgunluk uyku tutmayan bedenimi uyutuyor. Uzun lafın kısası özlüyorum prensesim.

Seni yaşamayı, seninle yaşamayı, sende mutluluğu yaşamayı özlüyorum. Öte yandan içimi en çok acıtanlardan biri de özlendiğimi bilmek oluyor. Biliyorum özleyenler var ve ben gidemiyorum. Oysa o kadar istiyorum yanlarında olmayı. Artık geri sayım yapma vakti belki de. Zamanında bir arkadaşımın MSN iletisi olarak kullandığı bir cümle vardı : “Dileğini tutmuş sayar sonsuzdan geri…” diye.

İşte şimdi benim yapmam gereken bu. Dileğimi tuttum ve geri saymaya başladım.

Biterken : Tuğba Özerk – İzmir (Dostum Bana İzmiri Anlat adıyla daha meşhur)

2009 Bütçe Açığı

“2009 bütçe açığı hedefin altında” bu bir haber başlığı. Kesinlikle anlaşılmaz bir haber başlığı, “bütçe açığı hedefi” gibi bir terimin olmaması lazım. Çünkü bütçe yapmanın amacı açık vermemektir, nasıl bir ülkenin hedefi açık vermek olabilir ki.

Açık vermeyi bekleyebilirsin, öngörebilirsin, “şu kaynak şu kadar gelir getirmezse o zaman açık veririz” diye tahminler yürütebilirsin ama açık vermeyi hedeflemezsin. Bütçeni çıkarırsın, gelirin giderine eşit değilse giderini kısmaya çalışırsın. Gerçekten önemli olmayana yaptığın harcamayı azaltırsın, önemli olanı ucuza halletmeye çalışırsın, hayati olanı nasıl ucuzlatabilirim diye düşünürsün ama amacın açığı kapatmak olur açık vermek değil.

Zaten bu yanlış terim konusunda açıklamayı yapan bakanı veya bakanlık sözcüsünü suçlayamam çünkü onların söylediği “öngörülen açık” ancak bu haberi yayınlayan internet sitesi – ki az sonra haberin tamamı için link vereceğim.- nasıl mantıksız bir Türkçe kullanıyorsa o cümleyi alıp bu hale sokmayı başarmış.

Gelelim diğer konuya “Bakan Şimşek, bu çerçevede bakıldığında 2008 yılında 17,4 milyar lira olan bütçe açığının bu yıl ise 52,2 milyar lira olduğunu söyledi.” diye bir açıklama var haberde. Nasıl başarılı bir Ekonomi Bakanlığı bu açığı günden güne büyütmeyi başararak ülkenin hala refah içinde olduğunu, bolluk içinde şen-şakrak günler geçirdiğini, hepimizin Varyemez Amcanın havuzunda yüzdüğümüzü savunmayı sürdürebilir ki?

Yıllardır bu devlete gelir kapısı olan, devletin amiyane tabiriyle “ekmek teknesi” olan fabrikaları, limanları, bankaları satıp bu satışlardan ise bu işletmelerin normal koşullarda 5-10 yılda getirdiğini bir günde elde eden, sonra da bu kısa vadeli kazancın çok büyük bir şey olduğunu düşünen bir ekonomi yönetimi ancak yukarıdakileri savunabilir. Uzun vadede zarar edileceği açık ve net göründüğü halde bu satışı yapan bir devlet ancak bunları söyleyebilir.

Kabul ediyorum bir devletin bütçesini hazırlamak kolay değildir. Ancak bütçe nasıl hazırlanır bunu bilen kişiler yapıyor öyle değil mi bu işi? Üstelik tek başına da değil takım olarak çalışıyorlar, birbirlerine yardım ediyorlar vs. Buna rağmen açık verecek bir bütçe hesaplayıp gönül rahatlığı ile de “beklediğimizden daha az açık verdik. Bu güzel bir şey.” diyebiliyorlar.

Hadi ama biraz ciddi olalım ben bile önümüzdeki 7 ayın bütçesini çıkartırken, elimdeki mevcut parayı bu yedi aya paylaştırmadan önce bir kısmını “tampon” olarak kenara ayırıyorum. Ondan sonra elimdekini yediye bölerek aylık bütçe planlamasına geçiyorum. Aylık planlamada ise önce hayati ihtiyaçlar ardından hayati olmayıp önemli olanlar en son da ne hayati ne önemli olanlara para ayırıyorum. Bunu bir devletin üst kademesindeki yetkililer mi yapamıyor? “Tampon” ayırmanın yararını ise görüyorum gerçekten, mesela en son hiç hesapta yokken odama sandalye almam gerekti ve ben bunu “tampon” bütçe ile yaptım.

Bir devlet her şeyden önce parasını nasıl idare edeceğini bilmeli. Çünkü günümüzde bir tüzel kişilik için para demek güç demektir.

Konuyla ilgili linkler :

http://bigpara.ekolay.net/M3/haber_detay.asp?id=691329 (haber linki)
http://www.facebook.com/video/video.php?v=247983837419 (izlenmesi gereken bir konuşma – CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce)

Biterken : Vega – Ankara

Pepsi – Seda Sayan dolandırıcılığı

Sıradaki yazımı yine bir dolandırıcılık üzerine. Bu sefer ekip yurt içinde çalışıyor. Genel olarak sistem şu Türkiye çapında tanınan büyük bir firmanın adını kullanarak, bu firmanın yaptığı bir çekilişte para ödülü kazandığınızı söyleyerek belli bir numarayı aramanızı istiyorlar ve arayınca da sizden maddi bir şeyler talep ediyorlar, ödülünüzü alabilmeniz için. Tabi insanlar da “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.” anlayışı ile bu küçük istekleri yerine getiriyorlar. Genelde bu bir kontör kartı alıp şifresini bu kişilere söylemek tarzı bir istek oluyormuş.

Bu yazıyı yazmamın nedeni bugün bana Pepsiden gelmiş gibi gönderilen bir mesaj. Mesaj metni aynen şöyle : “DEGERLI ABONEMIZ SEDA SAYAN’NIN PEPSI YASATIR SENI YILBASINA ÖZEL KAMPANYASINDAN 100 BIN VE 10 BIN TL ÖDÜL IKRAMIYESINDE HATTINIZ 1 500 HAT ARARSINDA HATTINIZ3 CIKTI 20 BIN TL ÖDÜL IKRAMIYESI KAZANMISTIR BILGI VE ISLEM MERKEZI ICIN 0539 212 78 46 PEPSI DANISMA HATTINI ARAYINIZ” mesajı gönderen numara da mesajda aramam gerektiği söylenen numara ile aynıydı. Bu mesajı bilgisayar alanında phishing adı verilen mesajlar kategorisine koymak mümkün. Öncelikle sizi olduğunu söylediği ama aslında olmadığı bir şirket gibi davranarak kandırıyor.

Mesajın sahte olduğunu anlamak için bize verdiği çok açık ipuçları da var:
– Öncelikle Pepsi gibi büyük şirketler SMS gönderirken gönderici kısmında ya şirketin adı ya da o kampanya için açmış oldukları kampanya hattı olur. Alelade bir telefon numarası değil.
– Genelde bu tarz şirketler tamamen büyük harf kullanımından çekinirler ve Türkçeye biraz daha özen gösterirler. (yine de her zaman tamamiyle doğru kullandıklarını iddia edemem.)
– Çoğu phishing mesajında cümleler düşük olur, dilbilgisi kurallarına uymayan kısımlar olur ki bu mesajı da okuduğunuzda tekrarlanan kelimeleri, başı ayrı sonu ayrı şey söyleyen cümleleri görebilirsiniz.

Buna benzer bir olayı da 2009 yazında ehavk ile SIV eğitimi için Fethiye kampına giderken yaşamıştık. Arkadaşımıza bu sefer Turkcellden gelmiş gibi görünen bir mesaj gelmişti ve “25000 tl (25 milyar)” kazandığı yazıyordu. Bu mesajın sahte olduğuyla ilgili benim için en büyük ipucu buydu. Paradan altı sıfır atılalı çok olmuştu ve hala büyük bir şirket parantez içinde açıklama yapma gereğimi duyuyordu? Hiç zannetmem. Biz de karşılığında numarayı arayıp biraz geyik yapmıştık.

Evet, artık günümüzde phishing saldırıları bilgisayar ve internet ortamından çıkıp cep telefonlarına da hitap etmeye başladı. Belki yakın gelecekte evlerimizin posta kutularında da böyle sahte postalar görmeye başlarız veya belki geçmişte uygulanan bir yöntemdir de bizim haberimiz yoktur kimbilir.

Siz dikkati elinizden bırakmayın, özellikle sanal dünyada. Sevdiğim bir söz vardır: “Trust is a weakness.” Bu söz Uplink: Hacker Elite oyununun sloganıdır ve sanal dünya için çok doğrudur. İngilizce bilmeyenler için çeviri : “Güven zayıflıktır.”

Biterken : İlginç bir şekilde müzik dinlemiyordum…

AIESEC

Bu yazıyı üç dilde yazmaya çalışacağım. Türkçe dışındaki diğer iki dil AIESECten arkadaşlarımın anlaması için olacak.

AIESEC Bolzano benim erasmus yaşamımda çok önemli bir yere geldi oturdu. Bir nevi İtalyadaki ehavk şubesi oldu benim için. Arkadaşlar, eğlenceler, çalışma tıpkı ehavk gibi sadece daha küçük, daha yabancı. AIESEC Bolzano ekibine Bolzanodaki hayatıma neşe kattıkları için teşekkür ediyorum.

AIESEC Bolzano beni meşgul ediyor, AIESEC Bolzano beni mutlu ediyor. Teşekkürler…

__________________________________________________________________________________________

Io provo di scrivere questo in tre lingue. Le due lingue che non é Turco per miei Amici dal AIESEC.

AIESEC Bolzano é diventato molto importante a mia vita di erasmus. é diventato come ehavk in Bolzano per me. i amici, le  feste, lavorare come ehavk ma di piu piccolo e di piu straniero. Dico grazie a AIESEC Bolzano per fare la mia vita in Bolzano bene.

AIESEC Bolzano fa mi é occupato,  AIESEC Bolzano fa mi é contento.

__________________________________________________________________________________________

I will try to write this text trilingual. The other to languages which are not Turkish is to make my friends understad who is from AIESEC.

AIESEC Bolzano became very important for me in my erasmus life. It became something like ehavk for me. Friends, parties, working hard just like ehavk but smaller and stranger. I have to thank all AIESEC Bolzano team for make my erasmus life beautiful.

AIESEC Bolzano keeps me busy, AIESEC Bolzano keeps me happy.

Create your website with WordPress.com
Get started