Yedek Oyuncu

Merhaba,

Çalışanlar bilir, bir yere ilk girdiğinizde sistemi, işlerin nasıl yürüdüğünü neyi nasıl yapmak gerektiğini bilemez insan. Genelde birinin yanına verilir ve bir süre usta-çırak ilişkisiyle kurumun işleyişi, adetleri, püf noktaları vb. öğretilir. Bu noktada bazı ustalar her şeyi öğretmekten kaçınırlar. Çünkü, çırak eğer ustanın bildiği her şeyi bilirse ve yapabilecek seviyeye gelirse artık eski ustaya gerek kalmayabilir. İşte eskiler bundan çekinirler.

Çıraklar ise, işe yaramak için, kendini göstermek için, bir vakit ve nakit kaybı olmadığını kanıtlamak için her şeyi öğrenmeye çabalar. Elinden geleni yapar.

Bu noktada kurum ne düşünür? Kurum çırağın işin tamamını öğrenmesini ve yapabilecek seviyeye gelmesini ister. Çünkü, usta değerli bir elemandır ve piyasada da değeri yüksektir. Her an daha iyi bir teklife, daha rahat bir işe veya emekliliğe kaçabilir. İşte bu anlar için Usta’nın bir yedeğini yapmak lazımdır. Bu sebeple kurum Usta’nın yanına çırak verir. Projeyi öğrenmesini, usta gittiğinde ilgilenebilmesini ister. Yine bu nedenle kurum bir projede tek bir usta çalışmasına sıcak bakmaz.

Kendisi için çıraklık mevkisini zararlı gören bazı ustalar ise çıraklara her püf noktayı öğretmez, hatta bazen projeyi özellikle sadece kendi çözebileceği deyimlerle, noktalarla karmaşık hale sokar. Öyle ki Amerika’da yaşayıp çalışıp, yerini garantilemek için bütün yazılım kod ve açıklamalarını Türkçe yazan mühendisler duydum.

Yedek oyuncu her zaman için kurumun lehinedir ancak bazen ustanın aleyhine olabilir. Yine de şunu unutmamak gerekir eğer usta işinin ehliyse yeri zaten sağlamdır ve çıraktan korkmasına mahal yoktur. Tam aksine çırağı üzerindeki yükü alacak şekilde kullanabilir. Böylece kendisi de bir nebze rahata kavuşur, telefonla kesintilere uğramayan yıllık izinlere kavuşur.

Usta – çırak ilişkilerinizin hep kazan-kazan olması dileğiyle, iyi çalışmalar.

Advertisements

Sabahlara Kadar…

Yıllardır her mezun olan der ki; “Oğlum, sakın mezun olma uzatabildiğin kadar uzat okulu. Öğrencilik en güzeli.” Ben de hep “Tabii,” derdim. “Adam mezun olmuş, 8-5 çalışıyor, parasını kazanıyor. Konuşmak kolay, biz ödev proje diye sabahlarken o fosur fosur uyuyor.” Ne kadar yanıldığımı gördüm son 7 ayda.

Malum 7 aydır staj ve üzerine part-time çalışma derken iş hayatının içine girdim. Kurumsal bir şirkette bilgisayar mühendisliği yapmak da zor iş. Ne açıdan zor? Şöyle ki; benim her zaman kendi projelerim olmuştur ve öğrenci hayatı devam ederken, istediğim zaman gerekirse sabaha kadar oturup üzerinde çalışmışlığım vardır.

Bugünlerde de iki-üç tane eş zamanlı yürütmeye çalıştığım projem var, bunlardan biri de tezim. Diğerleri ise web üzerinde ufak tefek reklam geliri vb. getirecek, maddi bir getirisi olmasa bile manevi olarak çok şey getirecek şeyler. Ancak, işten gel, yemek yap, ye, bulaşığı yıka, evin diğer işlerini yap derken vakit tükeniyor. Değil kendi projelerime, kendime vakit ayıramıyorum çoğu günler.

Sabahlamak istiyorum bu sebeple sonra ertesi günü düşünüyorum, iş var, üzerinde dikkatli çalışmam gereken bir iş hem de. Yaptığım her değişikliğin aynı gece sisteme yansıdığı bir işte çalışıyorum. Yaptığım hata ertesi gün direk müşterilere yansıyacak ve beni zor durumda bırakacak diye düşündüğüm için erken uyuyorum. Uykumu almak ve dikkatimin dağılmaması için.

Özlüyorum sabahladığım günleri, önümde bilgisayarın parlak ışığı, odanın lambaları kapalı, belki de aylardan mayıs, balkon kapısı açık dışarıda sokak köpeklerini kesik havlamaları, ara ara esen serin bir rüzgar ve projeye eşlik eden bazen bir bardak kahve, bazen bir kadeh votka. Özlüyorum o günleri.

Son günlerde en geç yattığım saat bir oluyor. İşler yarım kalıyor, parça parça yapılıyor. Belki bir gün sabahlarım ve bitiririm projelerden birini, belki o gün yine bir mayıs gecesi olur. Cam açık, serin gece havası doldururken odayı. Projemin son satırlarını yazar bitiririm.

Bu yazıyı bitirdiğim gibi.

Girişimcilik Fırsatları

Merhaba,

Yıllardan beri (lise yıllarından beri) hep bir şirket, dükkan vb. açıp kendi işimi yürütmek istemişimdir. Bunların arasında web sitesi tasarımı ve hosting, PS cafe, internet cafe, kafe, restoran, bar gibi fikirler hep ön planda oldu. Gelgelelim genellikle maddi olarak o kadar rahat olamadığım için hiç riske atacak bir sermayem olmadı.

Geçtiğimiz günlerde yine bir haber üzerine kısa bir araştırma yaptım. Yaptığım araştırma genel olarak bayilikler (franchising) üzerine oldu. Aşağıda da bulduğum bayilik imkanlarından en uygun olanları var.

Komagene; 15 ila 30 bin arası bir yatırım yapmak gerekiyor, ayrıca 10 bin TL bayilik sistemine giriş için alıyorlar.
Pizza Pizza; 30 bin TL bayilik sistemine giriş parası alıyorlar.
DiaSa; 2500€ bayilik sistemine giriş parası alıyorlar, yanı sıra en az 200m2’lik bir dükkanınız olması gerekiyor.
Bun Design; en az 20m2’lik bir dükkanınız olması gerekiyor, bayilik giriş ücreti 1000$-5000$ arası değişirken, yatırım için gereken miktar 15 ila 40 bin arasında değişiyor.
Pronet Güvenlik; yaklaşık 15 bin TL.’lik bir yatırım ile sıfırdan bayilik açılabildiği gibi var olan işletmenize 7500 TL civarı bir masrafla bayilik alabiliyorsunuz.
Donduran Gıda; çiğ köfte ve midye işi yapan Donduran Gıda da bayilik giriş ücreti yok.
Çiğköftemiss; çiğ köfte işi yapan Çiğköftemiss’te de bayilik giriş ücreti yok.

Berlin Kaplanı

Dün akşam şirketimin düzenlediği bir etkinlik ile Berlin Kaplanı filmini izlemeye gittim. Biraz film yorumu ve filmin çok kısa bir tanıtımını yapmayı istedim.

Zaten Ata Demirer’i twitter üzerinden takip edenler veya hayranı olanlar filmin fragmanlarını daha önceden görmüşler ve konuyu biliyorlardır. Ama özetlemek gerekirse, Ata Demirer bu filmde pek de başarılı olmayan bir boksörü canlandırıyor; Ayhan Kaplan. Ayhan Kaplan Türkiye doğumlu sonradan Almanya’ya yerleşmiş bir ailenin oğlu, daha sonra aile ile de bağları kopmuş yalnız yaşayan bir genç. Biraz sakar, patavatsız ve başarısız.

Daha sonra gelişen olaylar neticesinde doktorun tavsiyesi ve eniştesinin davetiyle kısa süreliğine Türkiye’ye dönüyor. Her Türk filminin olmazsa olmazı aşkı buluyor, ailesiyle hasret gideriyor, ülkeyle özlem gideriyor, kafasını dinliyor ve dönmeye zamanının geldiğine karar veriyor. Peki filmin özetine dair bu kadarı yeter sanırım.

Benim yorumlarıma gelirsek, filmden bir replik ile başlayalım: “Ben bu sürprizleri yaşama lüksünü kaybetmek istemiyorum.” Filmde gerçekten sürpriz sahnelerle size kahkaha attıracak yerler var. Onun dışında genel olarak film tebessüm düzeyinde gidiyor. Çok kısıtlı, hatta şöyle söyleyeyim sadece bir-iki yerde argo kullanılmış olması, filmin aile filmi olmaya aday olduğunun göstergesi. Filmde komedi unsuru bence kıvamında tutulmuş sonuçta bir stand-up izlemiyoruz ki salondan karın ağrısıyla çıkalım.

Daha önce dediğim gibi Türk filmlerinin olmazsa olmazı aşk unutulmamış, ama o da dozunda bırakılmış aşırıya kaçan hareketler yok, belki de şubat tatili ve yaşı küçük izleyici yoğunluğu düşüncesiyle ateşli sevişme sahneleri yok. (daha önce bununla prim yapan çok film gördük) Film çekimleri için seçilen ortam güzel, karakterlerin tipleri komediye uygun.

Az biraz da duygusal noktalar serpiştirilmiş. Böylece film tam anlamıyla bir Türk filmi olmuş. Aile sıcaklığı, düzeyinde bir aşk, memleket hasreti, komedi ve az biraz da duygu ile içimizden birinin hikayesi gibi.

Filmin güzel yanlarından biri de sanki Almanların aşırı dakik, sistematik, düzenli olduğunu eleştirir gibi yaparak aslında bir özeleştiri de bulunması. Çok fazla filme ait ipuçları vermek istemiyorum ama Ayhan’ın Almanya’daki ek işi, Kemer’e giderlerken selektör yapan araba gibi örnekler mevcut filmde.

Sonuç olarak ben kendi adıma bu filmden epey zevk aldım, ne gülmekten karnıma ağrılar girdi, en duygulanıp ağladım, ne de izlerken geçen yaklaşık iki saatimin boşa gittiğine üzüldüm. Tam aksine diyebilirim ki iyi ki gitmişim, güzel bir akşam geçirdim.

Teşekkürler Ata Demirer.

Bilgisayar Mühendisliği, Bilgisayar Bilimleri ve Bilişim İşçiliği

Bugünün yazısına biraz mesleki sıkıntılara değineceğim. Aslında sıkıntı dememeli de yanlış adlandırma demek belki daha doğru. Ya da belki, o da doğru değildir. Bizim meslek biraz karmaşık açıkçası.

Mezun olacağım bölümün adı Bilgisayar Mühendisliği, yurtdışında genelde adı Computer Science yani Bilgisayar Bilimi olarak geçiyor. Aslında o biraz daha doğru gibi, çünkü öğrenim programımız mühendislikten ziyade bilime daha yakın. Temel mühendislik derslerinin pek çoğunu almıyoruz ancak yaptığımız işi de tam olarak bir mühendis mantığı ile en az kaynak kullanarak, en etkin biçimde sonuç verecek ve her geçen gün daha ileriye taşınabilecek şekilde yapıyoruz.

Peki bu karmaşıklığın içinde biz kendimizi nasıl göreceğiz? Bir bilim adamı olarak mı yoksa bir mühendis olarak mı? Aslına bakarsanız özel sektöre çıktığımızda bizim durumumuz ikisi de değil. Bir bilgisayar mühendisinin özel sektörde yaptığı iş Bilişim İşçiliğidir. Çünkü, sahaya iner, işi bizzat üstlenir, üretimi kendi elleriyle yapar.

Başka hiç bir mühendis bu şekilde çalışmaz. Mühendisler projeyi planlar, planı onaylar, dökümantasyon ile ilgilenir, imza yetkisi olur vs. vs. Bu saydığım işleri ise bilişim dünyasında Yazılım Mimarı yapar. Onun yaptığı işin de mimarlıkla çok yakından alakası yoktur ama yine de bazı açılardan yaklaşır.

İşte bu sebeple diyorum ki piyasada çalışan ve henüz Yazılım Mimarı sıfatını kazanmamış her bilgisayar mühendisi aslında bilişim işçisidir, bilişim emekçisidir. Bütün gün ve hatta gece, otobüste, evde, ofiste projenin gerçekleşmesi için, yazılımın kullanılabilir, pazarlanabilir hale gelmesi için doğrudan yazılımın üzerine – planların değil – emek harcar, ter döker kafa patlatır.

İşte bu sebeplerle her bilgisayar mühendisi, bilişim emekçisidir.

Peki olması gereken nedir? Eğitimleri gereği bilgisayar mühendislerinin proje planlama ve yönetimine rol alması ve altında bilişim emekçisi olarak bilgisayar programcılığı önlisans ve teknik lise mezunları yer almalıdır. Ancak son yıllarda ülkemizdeki her meslek dalında olduğu gibi bilgisayar mühendisliğinde de mezun fazlası olması. Yani mezun sayısının, mühendis açığından fazla olması şirketleri ve mühendisleri bu yola sürüklemiştir. Sonuç olarak da mutsuz mühendisler ortaya çıkmıştır.

Kendi adıma bilişim emekçisi olmaktan şikayetçi olmadığımı açıkça ifade edebilirim. Hatta memnun olduğumu söyleyebilirim ve bazen neden programcılık yerine mühendislik okuduğumu da sorguluyorum. Tabi ki bu da biraz toplum baskısı ile oldu, başarılı bir öğrencinin dört yıllık bir bölüm varken iki yıllığı tercih etmesi kabul edilemezdi.

Neyse efendim konuyu dağıttık. Sözün özü odur ki, ülkemizde bilgisayar mühendisleri Yazılım Mimarı sıfatını alana kadar mühendislik değil işçilik yapıyor, eğitimde ise mühendislikten çok Bilgisayar bilimleri eğitimi alıyor. Bu sebeple bence isimlendirmelerin düzeltilmesi gerekiyor.

Bir bilgisayar bilimleri öğrencisi ve bilişim emekçisinden sevgilerle…

Blogum Yaşlanıyor

Merhaba,

Az önce blogum 4. yılını doldurdu. Bu 4 sene içinde acısıyla tatlısıyla pek çok şeyi buraya yazdım. İlk yazılarda bunu bir teknloji blogu olarak açmak istediğimi yazmıştım. Sonra işe duygular girdi, kişisel anılar yaşantılar derken… Karşınızda tamamen kişisel bir blog buldunuz.

Aradan geçen 4 yılda136 yazı yayınlamışım, biraz da taslaklar da var aslında. Yazılmaya başlanıp yarım kalmış öyküler, üzerinden zaman da geçince devamı gelmemiş, gelememiş. Yıllık 34 yazı, aylık da yaklaşık 3 yazı yapıyor. Blogu açarken ki hedefim olan her hafta bir yazıya ulaşamamışım, çok da uzak geçmemişim aslında. Bunun sebebi de zaman zaman verdiğim uzun yazma araları tabii. Bundan sonra daha düzenli yazmak istiyorum. Son zamanlarda yapıyorum da aslında bunu.

Peki bu 4 sene de ne oldu? Neler oldu?

  • Üniversitenin ilk senesinde açmıştım blogumu. Şimdi beşinci sınıftayım (Evet, uzatmaları oynuyorum.), umarım haziranda mezun olacağım bakalım.
  • Bir İtalya macerası oldu bir senelik. Gittik, eğlendik, okuduk, geldik.
  • Lise yıllarında başlamıştım programlamaya, onu ilerlettik haliyle üniversite ile beraber. HTML ile başlayan kod yazma, BASIC ile programlamaya oradan da blog ile paralel C, Java, Android, Php, SQL… diye uzadı gitti liste.
  • Hep hayalimdi pilot olmak, uçmak. Belki uçakların pilotu olamadım ama yamaç paraşütüne başladım; sırasıyla başlangıç pilotu, klüp pilotu, yardımcı eğitmen ve eğitmen oldum. Eğitmenliğe devam ediyorum. Sırada bir türlü fırsat bulamadığım tandem pilotluğu var.
  • Stajımı yaptım, ardından aynı firmadan part-time çalışma teklifi gelince kaldım orada. İzmir, İzmir onsuz olmaz derken; iş peşinde İstanbul’a yerleştik.
  • Blog’a yazdım ara ara, yeni sitemi açtım http://www.canburaktumer.com da, 62. yazısında yorum özelliğini açtım blogun.
  • Projeler yaptık, yazılımlar yazdık, siteler açtık kapattık, o işe giriştik, bu işin ucundan tuttuk, projeler hayal ettik, gerçekleştirdik, gerçekleştirmedik ama hep hayal ettik. Sonuç olarak bugün burada bu yazıyı yazıyorum memnuniyetle.

Ve bugün yine blogumda bir ilki yapacağım, ilk defa bir video yayınlacağım blogumda. Dilerim ki, bunun devamı videolu dersler ile gelir.

Ayrıca, bundan sonra blogumda geçmişten kalan yazıların da üzerinden geçmeye başlayacağım. Blogspottan, kendi wordpress tabanlı domain’ime geçtikten sonra eski yazılarda format bozukluğu oldu ve ben bir türlü düzenleme fırsatı bulamadım. Bundan sonra umarım onları toparlayacağım.

Dileğim bu blogun daha güncel, daha çok ziyaret edilen, daha şık tasarımlu bir bloga dönüşmesidir. Umarım 2012 dilediklerimi yapacak zamanı verir bana.

Şimdi sözünü verdiğim video ile bağlıyorum sözümü, buyrun blogumdaki ilk videoyu izleyelim/dinleyelim:

Rittr Labs

Aşağı yukarı altı aydan uzun süredir Android telefon kullanıyorum, tabii bu arada onlarca uygulamayı indirip denedim. Kendim bir iki defa “Hello World” yazdım. Ancak hiç bir uygulamadan  blogumda bahsetmedim sanırım. Bugün bir geliştiriciden ve uygulamalarından bahsetmek istiyorum. İlk yüklediğim uygulamalardan biri olan Sit Ups’ın yapımcısı Rittr Labs ve onların Sit Ups dışındaki üç uygulaması daha bugünün konusu.

Arkadaşlarım bilir az biraz göbekli bir insanım, zaman zaman spor, şınav, mekik gibi düzensiz deneyimlerim oldu bu göbeği yok etmek için. İşte o dönemde sanırım PCnet dergisinde görmüştüm Sit Ups’ı. Sizi dilediğiniz 4 programdan birine sokarak programın sonunda 100,150,200 ya da 250 mekik çekmenizi sağlıyordu. 1 ay kadar kullandım sonra yeniden hayatımın düzeni kaçtı. Ama şunu gördüm ki gerçekten acı çektirmeden gelişme sağlıyordu. Her gün biraz daha fazla yaptığımı farkediyordum. O anda gördüm ki Rittr Labs’ın ürünlerini düzenli kullanarak spor olayını çözebilirdim. Yapımcıyı Android Market’te aradım ve o zaman için bir de Push Ups uygulaması olduğunu gördüm.

Push Ups uygulaması da şınav için destek olan ve program çıkartan bir uygulama idi. Hedefler 50,75,100 ve 125 şınav şeklindeydi. 15 gün kadar da mekik, şınav beraber uyguladım. Doğrusu farkı ben hissediyordum. Ve bu beni mutlu ediyordu. Geçtiğimiz günlerde staj ve part-time çalışma boyunca aldığım kiloları (yaklaşık 10 kg.) vermek, vücudumu yeniden şekle sokmak için şirkette spora başladım. Bunu da salona gitmediğim günler bu uygulamalarla desteklemenin yararlı olacağını düşündüm.

Markette tekrar bir arama yaptım. İki uygulama daha buldum bu sefer. Barfiks için Pull Ups ve şu sırt dik dizleri kırarak çökülüp kalkılan hareketi yaptıran Squats uygulamaları. Henüz evimde barfiks çalışabileceğim bir yer yok ancak diğer üç uygulamayı kullanmaya tekrar başladım bu sefer hedefim programları tamamlamak ve bunu da şirketin salonu ile desteklemek.

Amacım çok fit olmak, Kıvanç Tatlıtuğ veya biskolata erkeği vücuduna sahip olmak değil. Ama haftada 40 saat oturarak çalışan, evde oturarak dinlenen, dersi/tezi bilgisayar başında olan biri için azıcık hareket, biraz spor sağlık demek. Aksi hali ise çok kötü ve sağlıksız günleri getirecektir. Bu sebeple bu uygulamaları kullanıyorum ve bir sıkıntı yaşamadığım için de öneriyorum. Android telefon/tablet sahiplerine öneririm.

Yanısıra uygulamalar antrenmanları gün aşırı önerse de dayanıklı olanların her gün yapmasında da bir sorun olmayacaktır. Çok ağır ve zorlayıcı bir şekilde gitmiyor çünkü adım adım artırıyor üzerinizdeki yükü.

Son olarak da uygulama linklerini paylaşıp yazımı bitiriyorum.

Push Ups:https://market.android.com/details?id=com.rittr.pushups
Sit Ups:https://market.android.com/details?id=com.rittr.situps
Pull Ups:https://market.android.com/details?id=com.rittr.squats
Squats: https://market.android.com/details?id=com.rittr.pullups

İyi çalışmalar, sağlıklı günler, yıllar…

İstanbulu Sevmek

Bir yağmur griliğindeydi İstanbul,
lunapark sessiz ve yalnız.
Rüzgar tezahürat yapıyordu
ve bir sıfır mağluptu  inler cinlere karşı
sokaklarında İstanbulun.

Son yaprağındaydık takvimin;
bulutlar sanki buna ağlıyordu.
Dalgalar kıyıyı,
damlalar sahili dövüyordu.
Ve adaların ışıkları titrek, korkak
göz kırpıyordu pusun içinde.

Bir Amazon kraliçesine tutsaktı gönlüm,
şiddetle reddediyordu bir Bizans kralını.
Ama severdi böyle melankolik havaları.
Her şehre yakışır mıydı sahi;
Biraz göz yaşı, biraz pus?

Gözlerime ilk defa güzel görünüyordu İstanbul,
Ve bir takvimin son yaprağındaydık
yeni bir başlangıcın eşiğinde.

3 Ocak 2012
Altıntepe, İstanbul

Sevebilme İhtimali

Pazar akşamı İzmir Otogarı’nda bir yandan üşüyüp bir yandan otobüs beklerken aklıma geldi bu şiir. Paylaşmak istedim, Yılmaz Erdoğandan Sevebilme İhtimali:

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam…
Ben seninle bir gün Veyselkarani’de haşlama yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
Ankara’da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman
özlemeye başladım herkesi…
Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra..
Bizim Kemalettin Tuğcu’larımız vardı…
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı…
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan kahverengi sıralarda,
solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla…
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve
Türk Dil Kurumu’na inat bir Türkçeyle…
Ağbilerimizden öğrendik, S harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara’ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri.
Oysa Ankara’da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak..
Ankara’ya usul usul kurşun yağıyordu..
Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri.
Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim
Ve hiç bir mahkeme tutanağında geçmedi adım
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece
Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde, ama sen yoktun
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni teneffüs saatlerinde
Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi’ne gelebilme ihtimalini seviyordum.

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.

Yaz sıcağı toprağa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini
Sonra otobüs oluyordum, kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum
Muş ovasının yalancı maviliğini
Otobüs oluyordum bir süre
Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde
Otobüs oluyordum
Bir ülkeden bir iç ülkeye
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum.
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin
Korkuyordum
Sonra iniyordum otobüsten
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.
Çünkü sonunda annem oluyordum, babam kokuyordum sonunda..
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam
Ben seninle bir gün Van’daki bir kahvaltı salonunda
Ben seninle sadece bilmek zorunda kalanların bildiği
bir yol üstü lokantasında
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan
Doğubeyazıt’ın herhangi bir toprak damında
Ben seninle herhangi bir insan elinin
terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim

Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim!

Ballı Ihlamur

Bugün moralim fena biraz. Sağlığı bozduk. İki gün kadar önce evde üşüdüm biraz; ne yalan söylemeli tembellik de zor zanaat, kalkıp kombiyi artırmaya üşeniyor insan. Ama sonu kötü oldu sabahına boğaz ağrısı, burun akıntısı vurdu beni.

Ondan sonra dünü ıhlamur, çay, sıcak çikolata gibi ılık ve içimi yumuşak içeceklerle, portakal gibi C vitamini depolarıyla donattık ama nafile. Burun durmaz akar, bünye hapşırmaktan konuşamaz halde…

Bugün bari dedim öğleden sonra bir şirketin doktoruna uğrayayım da, haftasonu da İzmir yolculuğu var bari öncesinde ilaç milaç alırız biraz daha ayağa kalkarız. Malum cumartesi tam gün ayakta, pratik sınav yapılacak; hem de 8 saat yolun üzerine. E bu vücuda enerji lazım, vitamin lazım. Ona da yazık, nasıl bir sene geçiriyor.

Her neyse gittik doktora, anlattık derdimizi. “Boğaz ağrısı, baş ağrısı, burun akıntısı, hapşırık kısaca üşüttüm doktor hanım.” “Baş ağrını bir tarif et bakalım” demez mi. Dedim “böyle ense civarından zonk zonk vuruyor.” “Geç bakalım tansiyona bakalım.” dedi. Demez olaydı. Bana sorarsan yüksek değil 13’e 9,5 ama hanımefendi bundan sonra her gün takip edilmesi gerektiğini söyledi. Eh, biraz moral bozuldu tabi. Zaten baş ağrısı, burun akıntısı yetiyordu.

Bir de reçete yazdı. Pastil, okyanus suyu filan; arkadaş, bunlar bizim sigorta kapsamında değilmiş ki. Oradan da girdi mi bir 50TL para? Gel de moralini bozma.

Neyse sağlık yerine gelsin de. Moral de düzelir, çalışıp para da kazanılır. Zamanında Bosch “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim.” demiş. Ben bu durumda onu şöyle düzeltebilirim: “Sağlığımı kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim.”

Artık yatma vakti doktor hanım uykuya dikkat dedi. Bundan sonra yok  artık öyle gece birlerde yatıp sabah altıda kalkmak.

Haydi iyi geceler.

Create your website at WordPress.com
Get started